“Yılı, günü, saati bilmiyorum. Tek bildiğim karanlıktan üç gün önce kurtulmuş olduğum. Hayat gerçekten de ilginçliklerle dolu. Bunu bu şekilde öğrenmiş olmamsa gerçekten acı bir durum. Geriye baktığımda delirmiş olmamın gayet doğal olduğunu anlıyorum, çünkü olaylardan geriye kalan sadece zihnimdeki görüntüler oldu. Eminim ki bir başkası böyle bir yükle yaşayamazdı. Umarım yaşananlardan ve yaşanacaklardan dolayı sorumlu tutulmam. Size bıraktığım bu yazım -eğer birşeyler olmadan elinize geçerse- size durumu açıklayacaktır. İmkansızların mümkün olabileceği bir raddede yazılı delil olarak kullanabilirsiniz. Açıkçası bu derece meraklı olduğum için gerçekten pişmanım ve umarım siz kendinizi kontrol edebilecek güce ve iradeye sahip olursunuz…
Son derece sıradan bir gündü. Bana bir hastayla geldiler. Durumunun fazla ciddi olmadığını, zararsız olduğunu, sadece ufak bir kriz geçirdiğini ve sakinleşmesi için buraya getirdiklerini söylediler. Yardımcı olmak için elimden geleni yapacağımı söyledim ve hemşireyi çağırarak hastaya odasına kadar eşlik etmesini söyledim. Hastanın biraz solgun, uzun hatları olan bir yüzü vardı. Kan çanağı olmuş gözlerinden günlerdir uyumamış olduğu anlaşılıyordu ve tişörtünün kolunda kesik kesik beliren kan lekesi de kendine zarar vermiş olabilme ihtimalini getirdi aklıma. Sorununu anlamak için gidip konuşacaktım ama adının Jack Williams olduğunu söyledikleri bu hastaya zaman ayırmadan önce bazı işlerle uğraşmam gerekiyordu. Notlarımı düzenlemem, kiramı ödemem gerekliydi. Hemşireyi Jack benim tarafımdan muayene edilmediği sürece ilaç almaması konusunda sıkıca tembihledim. Hastanemiz oldukça iyi ve güzeldi, ama meslektaşlarım beklediğim özeni göstermiyorlardı hastalarına karşı. Bu yüzden zaman buldukça onların hastalarını da kontrol etmeye çalışıyordum. Hemşireyle konuştuktan sonra alelacele odama gittim ve notlarımı düzenledim. Ardından bir arkadaşımdan ödünç aldığım arabayla gidip kiramı ödedim ve hastaneye geri döndüm. Beni bekleyen şeylerden habersizdim…
Jack ile görüşmek istediğimi söylediğimde hemşire biraz tereddüt etti, ama fazla üstelememe gerek kalmadan isteğimi gerçekleştirmek üzere yanımdan gitti. Bir on dakika kadar sonra yeni hastamla görüşme odasındaydım. Adamda bir değişiklik sezmiştim, dalgınlığımdan dolayı farkedememiş olduğum birşeydi bu. Gözleri son derece normaldi, saçları taranmıştı. Sanki bir iş başvurusu için gelmiş gibiydi. Bunu farkettiğimde beklemesini söyledim ve hemşireyle konuştum. İlaç vermediğini, benim görüşme talebimden önce de kimseyle görüşmediğini söyledi. Buna her ne kadar inanmasam da geri döndüm odaya. Hastayla konuşmaya başladım. Söylediklerimi anlıyor gibiydi ama konuşurken ağzından çıkan sesler bir hayli ilginçti. Sanki çok ilkel bir dil kullanıyordu. Yer yer tıslamaları olan, bazı heceleri söylerken gırtlağın zorlanması gereken bir dildi. Belki de saçmalıyordu, emin değildim. Konuştuklarını anlamadığımı farkettiğindeyse kağıt ve kalem talebinde bulundu. Ben de yanımdakileri verdim. Dört farklı şekil çizdi ve kağıtla kalemi bana uzattı. Şekilleri ilk defa görmüştüm ve bir anlam veremedim. Şekillerin altında orta bir yere soru işareti çizdim ve diğer şekillerden birer ok çıkarıp işaretle bağdaştırdım. Adamsa bunu görünce elimi uzatmamı istedi. Merakla elimi uzattığımda o an belki de aklıma en son gelecek şeyi yaptı: elimi ısırdı! Hemşireyi çağırdım hemen, Jack’i odasına götürdü hizmetlinin yardımıyla. Muayene etmediğim için hala ilaç verilmemesini istediğimi özellikle belirttim. Bu davranış veya şekiller hakkında biraz araştırma yapacaktım.
Sonraki gün Jack’in evine gittim. Ailesiyle konuşmak, belki biraz odasını incelemek bana yardımcı olabilirdi. Elimdeki, hastane kayıtlarından aldığım adrese gittiğimde karşılaştığım şey, olayları daha da ilginç bir hale getirmekteydi. Ev boştu ve dışarıdan görüldüğü kadarıyla Jack hastaneye getirilmeden yıllar önce boşaltılmıştı. Bir yanlışlık olabileceğini düşünerek komşulara sordum. Görünüşe göre burada soyadı Williams olan hiçbir aile yaşamamış. Peki bu Jack ve onu hastaneye getiren insanlar kimdi? Adres neden mahalledeki tek boş eve isabet etmişti? Bunları öğrenmem gerekiyordu. Biraz daha soruşturduktan sonra evde yaşamış olan son kişinin bir antikacı olduğunu öğrendim. Ancak bu bana herhangi birşey hakkında yardımcı olmamıştı. Eve girebilirsem, belki daha fazla ipucu edinebilirdim. Bu yüzden gece yarısı buraya tekrar gelecektim. Hastaneye döndüm ve bu sefer Jack’i muayene etmek talebinde bulundum. Hastanedeki bir meslektaşım da Jack’i muayene etmek istediğini söyledi ama çok ısrar etmem sonucunda geri çekildi. Hastayı muayene ettim ve şimdilik uyku ilacından başka birşey almamasına karar verdim. Belki huzurlu bir uykudan sonra benimle konuşmayı kabul edebilirdi. Ancak dikkat ettiğim birşey vardı, kolundaki izler yokolmuştu. Bilmiyorum, belki de hiç var olmamıştı o izler ama şu anda o izlerden eser yoktu.
Akşam, hastane ziyaretçilere kapandıktan yarım saat sonra -akşam dokuz civarına tekavül ediyor- Jack’le bir görüşme talebinde daha bulundum ve artık hem öğlenleri yemekten sonra hem de akşamları ziyaret saati bittikten yarım saat sonra onunla görüşmelerim olacağını belirttim hemşireye. Ardından görüşme odasına girdim. Jack geçen seferki gibi hazırlanmıştı. Nasıl olduğunu sorduğumda, Latince cevap verdi. Biraz biliyor olmam sayesinde konuşmaya çalıştım, anlamadığım yerleri not ettim. Ailesini sorduğumdaysa kalkıp bana en uzak köşeye geçti, yere oturdu ve sırtını bana döndü. Anlam verememiştim ama ufacık da olsa bir ilerleme kat etmiştik. Artık yola çıkmaya hazırdım.
O ilginç evin bulunduğu sokağa gittiğimde, bütün ışıkların açık olduğunu gördüm. Gizli bir iş çevirmek bir hayli zor olacaktı. Sokaktaki sakinlerin dikkatini başka bir yere çekmeyi düşündüm bir an ama onların evden çıkmaları ve sokağı terketmeleri için olabilecek bir bahane, bir insanın gücünün ötesinde olabilirdi ancak. Ben de bu yüzden kamufle olmaya çalışarak eve girmeyi denedim. Kapıya gelene kadar başıma birşey gelmedi, içeri girmeye çalıştım. Ufak bir iğneyle kilidi açtım ve sessizce içeri girdim. Açıkçası içerisi, dışarısından daha yeni ve daha sağlam görünüyordu. Şaşırmıştım, böyle bir görüntüyle karşılaşmayı planlamıyordum. Cep fenerimi çıkardım ve etrafı araştırırken ışığın dikkat çekmemesini sağlamak için tutabileceğim köşelere bakındım. Perdeler kalındı, ışığı kolay geçirmezlerdi ama ufacık bir aydınlık eğer dışarıya bakınan veya sokaktan geçen birisinin dikkatini çekse hapsi boylayabilirdim.
Salonu ve mutfağı araştırdım, yukarıdaki yatak odalarını ve kütüphaneyi araştırdım. Kütüphanede dikkatimi Latince bir kitap çekti ve hemen onu çantamın içine attım. Geriye sadece bodrum katı kalmıştı. Zemin kata inip bodruma giden kapıyı aradım. Açtığımda, sanki sonsuzluğa gidiyormuşcasına uzanan bir koridor karşımda duruyordu. Hızlı adımlarla aşağı indim ve etrafıma bakındım. Burada çok ilginç şeyler vardı. Bir an kafamı sağa çevirdim ve o güne kadarki korkularımın hiçbirinin kayda değer olmadığını öğrendim: Ne olduğunu anlayamadığım bir heykel vardı ve çirkinliğinden mi yoksa surata benzeyen kısmındaki ifadeden midir bilemediğim bir sebepten dolayı aşırı derecede irkildim. Etrafa bakınırken istemesem de gözüm ona takılmaya başladı. Gerçekten de rahatsız edici bir durumdu. Sonra, başka bir ilginçlik dikkatimi çekti. Biçimsiz şekilleri olan minyatürler arasında son derece düzgün bir melek minyatürü vardı. İncelemek için almaya çalıştığımda yerinden kımıldamadı, biraz kurcalayınca yana yattı ve yandaki duvardan sesler gelmeye başladı. Duvar doksan derecelik bir hareket yaparak etrafa bir toz bulutu saçtı, ardından anlayabildiğim kadarıyla ufak bir geçide uzanan bir koridor girişi halini aldı. İçeriye girmek için pek beklediğim söylenemez, çünkü ne bulacağımı bilmiyor olmamla birlikte büyük ölçüde de merak ediyordum. Uzun koridorun sonunda pek kadim görünen bir kapı vardı, biraz zorlamamla açıldı. Biraz ilerledikten sonra kocaman dairesel bir yerde buldum kendimi. Merkez bir oda gibiydi, geldiğim dışında yedi kapı daha vardı ve onlar da oldukça eski ve kült bir görünüme sahiptiler. Tam ortada ise çapının en fazla bir buçuk metre olabileceğini düşündüğüm bir kuyu vardı, derinliği ise yorumsuz. Kapılardan birinde Jack’in bana gösterdiği işaretlerden birini gördüm. Bu aslında bir doktor için dehşet verici bir andı, genelde akıl hastaları böyle ilginç şekiller çizerlerdi ama bunlar genelde zihinlerinde oluşturdukları imgelerin bir araya gelmesinden oluşan anlamsız şekiller olurdu. Oysa bu, bir rün gibi özenle işlenmişti kapıya. Kapıyı biraz zorladım açmak için, ancak ne yaptıysam bir türlü açamadım. Hemen sonrasındaysa bütün gücümle koşmam gerekiyordu çünkü kapının ardından birşey koşaradım kapıya doğru geliyordu. Arkama bile bakmadan koştum ve elimden gelen en sessiz ve dikkat çekmeyecek şekilde evi terkedip evime doğru yollandım. Biraz temizlenip dinlendikten sonra Jack’in yazdıklarına bakacaktım.
Latincem pek iyi değildi ama not aldıklarımı anlamamda yardımcı olabilecek seviyede olduğunu düşünüyordum. Meğerse değilmiş. İki kelimeyi çevirebildim sadece: Kader ve lanet. Gerisinde bunları birleştirecek birşeyler olabilirdi. Bu yüzden biyolog bir arkadaşımı aradım. Gecenin bir yarısı rahatsız ettiğim için sövmüş olsa da -haklı olarak- ölüm kalım meselesi olduğunu söyleyince yarım saate kapımda bitti. Anlatmaya çalıştığım şeye güldü ama notu okuduktan sonra yüzündeki ifade katılaştı. Jack, notu yazarken en eski Latince’yi kullanmıştı. Yirmibeş yaşında bir adamın bunu öğrenebilme ihtimaliyse yüzde birden düşüktü. İlk başta söylediklerimi şaka sansa da biraz daha düşündükten sonra tedirginleşmeye başladı ve başını belaya sokacağımı söyleyip durdu. Ben de ısrarla yardıma ihtiyacım olduğunu, ciddi birşeylerin dönmekte olduğunu düşündüğümü ve istemiyorsa yardım etmemesinin bir sakınca olmadığını belirmek durumunda kaldım. Sonuçta onu buna zorlayamazdım. Keşke çekip gitseymiş, buna ondan daha fazla pişman olduğumu hiç düşünmeden söyleyebilirim.
Bir yarım saat sonra pek birşey elde edemeden uyuyakaldık. Sabah olduğunda arkadaşım, birkaç tanıdığıyla konuşacağını ve bu ilginç şeylerin gizliliğiyle ilgili ona güvenebileceğimi söyledi ve gitti. Ben de ardından hazırlanıp hastaneye doğru yollandım. Thomas iyi bir biyolog olmasının yanında, iyi bir arkadaştı da. Bu işte bana yardımcı olabilecek daha iyi birini bulamazdım herhalde.
Hastaneye gittiğimde öğle yemeği yeni bitmişti. Sabırsızlıkla görüşme odasına gittim. Bir kağıt kalem çıkarıp bodrumda gördüğüm çember odayı ve sembollü kapıyı tasvir etmeye çalıştım. Sayfaları tüketmiş olsam da sonunda başardım ve birkaç dakika sonra da hemşire geldi Jack’le birlikte. Bir an içimde ilginç bir hissiyat oluştu. Resmi çizmek için hastamın oturması gereken yere oturmuştum, oysa benim yerime oturmuştu. Kendimi delirmiş gibi hissettim ama anlık birşeydi, sonra geçti. Hastamı yerine oturturken yüzünde ilginç bir hüzün ifadesi oluştu. Sanki zihnimde olanları anlamış ve halime acımış gibiydi. Resmi gösterdiğimde verdiği tepkiler daha da şaşırtıcıydı. Önce kağıdı aldı, bir süre inceledi. Sonra -kapıyı geç farketmiş olsa gerek- gözleri aniden büyüdü, adrenalini arttı, kağıdı buruşturup ağzına attı ve çiğnemeye başladı. Normalde böyle bir durum için hemşireyi çağırmam gerekirdi ama konuşmaya devam etmeliydim. Başka bir kağıt uzatıp bana daha fazla şekil çizip çizemeyeceğini sordum. Bana bir not yazmaya başladı ama sanki içinde birşeyler ona engel olmaya çalışıyormuş gibiydi. Notunu bitirdiğinde bir feryat bastı ve hemşireler odaya girip götürdüler onu. Başka bir hemşire de beni revire çağırdı. Elimdeki bandajı açıp yarama baktı. Jack’in çizdiği ilk şeklin birkısmına benzer bir iz oluşmuştu. En azından artık bandaja gerek yoktu. Görüşme odasına gidip kağıdı alınca farkettim. Notu İspanyolca yazmıştı. Resepsiyondaki telefonla Thomas’ı aradım ve malum konuyla ilgili bir gelişme olduğunu, en kısa sürede görüşmemiz gerektiğini söyledim. Sesindeki isteksizliği sezmiş olmama rağmen gelmesini istiyordum. Yeni notu çözmemde de yardımcı olabilirdi. En azından işin içine üçüncü bir kişiyi bu kadar erken karıştırmak istemiyordum. Hemşirelere selam verdim ve Jack’e söylediğim yatıştırıcıların verilmesini, eğer aşırı doza ihtiyaç duyulursa iznim olmadan birşey yapılmamasını söyledim. Aklı başında gibi görünen ve kaybettiği sağlığını geri kazanmak için savaşan biriydi sadece. Bugün gözlerinde bunu görebilmiştim.
Yaklaşık bir saat sonra evimde buluştuk. Verdiğim görevi güzel bir şekilde yerine getirmiş olduğunu söyledi gelir gelmez. Yanından hiç ayırmadığı -geçen gece de onunla gelmişti- evrak çantasının içerisinden benim verdiğim kağıdı çıkardı öncelikle. Ardından çevirinin yazılmış olduğu ufak kağıdı ve notla bağdaştırılabilecek birkaç yazıyı da masanın üstüne koyduktan sonra montunu astığım portmantonun dibine bıraktı çantasını. Evet, evim büyük değildi ve sadece geniş bir odadan oluşuyordu ama iki kişinin çalışabileceği en rahat yerdi. Radyomun sinyalini alabildiği altı kanaldan dördüncüsünü kısıkla orta seviyenin arasındaki seste açtım. Zaten bu saatlerde uyanık insan sayısı az olurdu ama yine de tedbirli olmak gerekirdi: radyonun sesi, bizim sesimizle karışıyordu. Birbirimizi rahat duyabiliyorduk ama evimin dışındaki üçüncü bir kişi, kesinlikle birşey anlayamazdı. Ardından hemen kağıtlara baktım. İlk ilgimi çeken şey not aldığım kağıttaki kırmızı mürekkeple yapılmış düzeltmelerdi. Bazı yerlerde hatalar, eksiklikler vardı. Bunu görünce hafifçe gülümsedim, beklediğimden daha çok yanlışım vardı. Ardından nota baktım, böyle birşey olduğunu hatırlıyorum:
“Sana lanet getirdiler. Kaderini kirletip yolunu körelttiler. Bu yolun çıkışı yok, en yücenin soyu seni mühürlese bile.”
Bunun ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Arkadaşım başımın belada olduğunu söyledi, eğer bunlar gerçekse. Diğer kağıtlara baktığımdaysa oldukça şaşırdım. Herşey ne kadar da basit bir şekilde başlamıştı. Şimdiyse ilginç eski yazıları araştıran adamlara birşeyler sorup, oldukça karanlık bir yolda kendimi kaybetmeye başlamıştım. Bulguları incelediğimde daha da garipsedim herşeyi. Bu yazının aynısı, “Latince” oluşmadan yarım asır önce yazılmış Latince bir yazıtta geçiyordu. Yazılana göre yazıtta eski tanrılardan birine tapan bir büyücü tarikatının, lanetlenecek olan insanlar için yaptıkları alamet konuşmalarında geçen bir bölümmüş. Bu büyücü tarikatının iyilik veya kötülük adına eylem yapmadıkları söylenirmiş ve insanlara zarar vermek için tek nedenleri, Drakon olarak da bilinen Dracolawnion -kimilerine göre Draconomicon- adlı kitabı ele geçirmek istemeleriymiş. Bundan daha geniş bir bilgi kaynağı, en azından bir süreliğine yoktu bizim için. Durum üzerine fazla kafa yormadık. Açıkçası geçen gece ziyaret ettiğim yerin “Drakon tarikatı”nın bir üyesine ait olduğunu düşünüyordum. Oysa hâlâ Jack’in veya onu getirenlerin kim olduğu konusunda bir fikre sahip değildim. En azından elimde biraz bilgi vardı. Hastamla konuşursam en azından beni yönlendirebilme ihtimali vardı. Thomas ise elimdeki izleri görmüştü. Mührün bu olup olamayacağı konusunda düşünüyordu o da. Benden sembolleri istedi ve birkaç günlüğüne izin aldığını, bu konuda bana elinden geldiği kadar yardımcı olacağını fakat bunun için -bunu biraz şakayla karışık olarak belirtti ama anlayışla karşılayabileceğim birşeydi- ortaya biraz para atmam gerektiğini söyledi. Sabah bankaya gideceğimi söyledim ve onun gidişinin ardından uyumaya çalıştım.
Meşalelerle aydınlatılmış dar, uzunca bir koridor vardı önümde. Kendimi burada nasıl bulabildiğimi bilmediğim gibi, arkamda veya tavanda herhangi bir açıklık da yoktu, sadece koridorda yürümem istenmiş gibi. Birkaç dakika yürüdükten sonra daha geniş bir koridora döndüm. Yürüdüğüm koridor ikinci bir kişinin sığacağı kadar geniş değildi ama bu yenisine benden en az üç tane sığabilirdi yan yana. Sağ ve sol duvarda dörder kapı bulunmaktaydı. Sağdan ikinci ve soldan dördüncü kapı bana oldukça tanıdık geldi. Koridorun devamıysa resmen sonsuz bir karanlığa doğru gidiyordu. Kapılara baktım ve soldakine girdim. Bu kapı, küçükken yaşadığım köy evimizden tanıdık geliyordu. Büyükbabamın atölyesinin kapısıydı bu. Yüzeyindeki belli belirsiz aralıklarla atılmış çizikler, zeminle çıkıntılar arasındaki renk farkı, küçükken fırlattığım bıçaklardan kalan izler… Tamamen aynıydı. İçerisini daha önce hiç görmediğim için aynı olup olmadığını söyleyemem ancak burası tam bir laboratuvar gibiydi. Farklı renklerde, kaynayan sıvılar, sağlı sollu uzanan kitaplıklar, kıpırdayan ve üzeri kapalı kafesler ve niceleri. Geri dönüşüm yok gibiydi. Kapı birden kayboldu. Sonra, çok ileriden, derinden bazı konuşmalar duymaya başladım. Sağ duradaki kitaplığın ötesinde bir kapı vardı. Bu kapı, laboratuvar ve ikinci bir oda arasındaki ara odaya açılıyordu. Biraz dikkatli dinleyince büyükbabamla birisinin tartışmakta olduğunu duydum. Diyaloglar sanırım şöyleydi:
-Jones! Sana kaç defa söyledim laboratuvarıma izinsiz girmeyeceksin diye?!
-Bunun için üzgünüm ama önemli bir gelişme var. Buraya kadar gelmişler! Morgan ve Larry hemen kaçmalı! Burası onlar için güvenli değil!
-Bana zaman kazandırmalısın Jones, en azından 2 gün! Formülü saklamanın kimyasal bir yolunu buldum ama iksirimin hazır olması için en fazla 2 gün lazım. Ardından onları gönderirim, formül de güvende olur!
-Kızının ve torununun hayatını bu formül için riske atacaksın yani! Sen bilirsin, ben seni uyardım. Elimden geleni yaparım ama beceremezsem kusuruma bakma. Neyse, ben gidiyorum…
Ardından sert bir sesle kapı kapandı. Büyükbabam birşeyler fısıldadı ve o sırada biraz kapıyı araladım. Bu arada aklıma da iki şey geldi: Birincisi; Jones, arkadaşım Thomas’ın soyadıydı. Bu adam herhalde onun babasıydı. Babam ben çok daha küçükken savaşta ölmüştü. Annemse dokuz yaşlarımdayken beni kasabaya götürdü. Bana söylediği kadarıyla köydeki işleri bırakıp benim geleceğim adına kasabada yaşamaya başlayacaktık. Öyle de yaptık. Büyükbabamsa biz iyice yerleşene kadar bize para gönderecekti ve koşullar elverince yanımıza gelecekti. Hiç gelmedi. Ancak paralar, annem ölmeden önceki yıla kadar düzenli olarak geliyordu. Annemin ölmesinin sebebini asla tam olarak öğrenememiştim. Gittiğimiz bütün doktorlar son derece sağlıklı olduğunu söylüyordu. Metabolizması öyle görünüyordu ama aylarca ne birşey yedi, ne de doğru düzgün birşeyler içti. Vücut direnci çok zayıfladı ve bir kara hastalık onu çabucak götürüverdi. Bütün bunlar yıllar önceydi, ben o zamanlar yeni doktor olmuştum. Aklıma gelen ikinci şey ise -ki bu ilkinden daha garip- bu anı daha önce yaşadığımı hissetmeye başladım. Bana bunu hatırlatan büyükbabamı veya Thomas’ın babasını görmek değildi; içeride, laboratuvarda kaynamakta olan kimyasalın gereğinden fazla kaynadığı için etrafa yaymaya başladığı kötü kokuydu. Büyükbabam bu sırada şöminesine doğru birşeyler fısıldadı. Ardından elindeki keseden biraz toz döktü ateşe. Bir patlama oldu ve kara cüppeli bir adam silueti belirdi. Fısıldar bir şekilde konuştular ama koku o kadar kötüydü ki bir astım gibi öksürük nöbetine tutuldum. Sesimi duyurmamak için elimden geleni yaptıysam da bir an dikkatlerini çekmiş olmalıyım ki, ikisi de bana döndü. Büyükbabam bana doğru geliyordu…
Kendime geldiğimde kan ter içindeydim. Hemen kalkıp soğuk bir duş aldım. Her ne kadar bahar ortasında olsak da bana iyi geleceği kesindi. Ardından hemen yola çıktım, hastaneye yetişmem gerekiyordu. Gittiğimde yaptığım ilk iş, Jack’le ilgili özel durumumdan dolayı özel yetki ve bir süreliğine izin istediğimi belirten, bu sayede önemli bulgulara ulaşacağımı ama şu anda bir açıklama yapamayacağımı belirten bir dilekçe yazdım. Sonrasında da Jack’i bir kez daha muayene ettim. Muayene süresince konuşmadık. Son derece sağlıklı gibi görünüyor olsa da bunun uzun sürmeyeceği belliydi, çünkü doğru düzgün yiyip içmiyordu. Bir saat sonra konuşacaktık zaten. Bu yüzden bekliyordum.
Görüşme odasına gittiğimde üstü başı düzgün olmasının yanında traş da olmuştu. İlacını değiştirdiğimi ve bir ilaç daha verdiğimi söyledim, ses çıkarmadı. Şimdi sıra gelmişti “evet-hayır” oynamaya. Beni daha önceden tanıyıp tanımadığını sordum, hayır anlamında kafasını salladı. Bunu ona birinin yaptırıp yaptırmadığını sorduğumdaysa yüzünde ıkınıyormuş gibi bir ifade oluştu. Bunu evet olarak kabul ettiğimi belirttim. Eski Latince ve İspanyolca bilip bilmediğini sordum, hayır anlamında başını salladı yine. Onu buraya getirenleri tanıyıp tanımadığını sorduğumdaysa evet demeye çalıştı. Sonraki sorularımsa onu fiziksel olarak zor duruma sokan şeyler oldu: Lanetlenmiş olup olmamam ve elimdeki ısırık izinin mühür olup olmaması. Doğruya giden her adım, genç adam için işkenceden farksızdı. En garip şeyse şimdi olacaktı. Kendisinin Drakon tarikatından olup olmadığını sorduğumda kaynağını anlayamadığım bir kuvvet beni kapıya, hastayı da duvara fırlatmıştı. Ellerim ve bacaklarım hissizleşirken hastanınsa derisi yanmaya başlıyordu. Hemşireler kapıyı açmakta başarısız olmuşlardı. Bu yüzden hademe bütün gücüyle omuz attı kapıya ve kirişlerin oynamasıyla içeride terör estiren ilginç kuvvet yokoldu. Geriye benim halsizliğim, Jack’in yanıkları ve kırık bir kapı bıraktı. Yaram yeniden kanamaya başlamıştı. Hemşirelerden biri Jack’le ilgilenmeye başladı, bir diğeriyse elimi yeniden bandajlamaya koyuldu. Hademeye teşekkür ettim ve kapı masrafını üstleneceğimi söyledim. Bandajdan sonra çıkıp gittim ve giderken de Jack’e vermeleri gereken ilaçları söyledim. Traş olmasıyla ve düzgün giyinmesiyle dikkatimi dağıttığını sanmış olsa da gözlerindeki uykusuz ifadeyi gizleyemezdi. Önceki gün kendi toparlamıştı ama bu yeterli değildi. Bir şekilde yardım etmem gerekiyordu ama öncelikle biraz daha detay öğrenmeliydim.
Sonraki günün sabahı bir telefonla uyandım. Başhekim teklifimi kabul ettiğini belirten bir cevap göndermişti. Ardından biraz dinlenip, eski evimize doğru yola çıktım. Ev, buradan bir saatlik mesafedeydi. Arkadaşımdan ödünç aldığım arabayla kırkbeş dakikada orada oldum. İçeri girdiğimde içimi bir hüzün kapladı. Annem öldükten sonra ilk defa geliyordum buraya. Hemen eski eşyaları karıştırdım. Fotoğraflardan birinde babam, annem, büyükbabam, Jones ve karısı vardı. Ancak bu resimde, arkadaki tablonun ifadesi ilginçti. Şeytani bir gülümsemesi vardı. Başka resimler bulmaya koyuldum. İki tane daha buldum o odada çekilmiş olan. Biri daha eski, diğeriyse daha yeniydi ve ikisinde de aynı resim vardı. Yalnız bu resimler, dikkatimi çeken tablodan oldukça farklı olmakla birlikte büyükbabam da iki resimde olduğundan farklı görünüyordu. Bu üç resmi yanıma aldım. Tam dışarı çıkarken kapıda beliren adamı farkettim. Soğuk bakışlarıyla beni izliyordu. Kapıyı hızlıca çekip kilitledim ve adama yardımcı olup olamayacağımı sordum. Adının Walter Bound olduğunu söyleyen adam bir dedektif olduğunu ve Micheal John Smith adındaki bir adamı aradığını söyledi. Tanımadığımı söylediğimdeyse bana bir fotoğraf gösterdi. Baktığımda bu adamın hastam Jack olduğunu gördüm. Oldukça şaşırmıştım. Hakkında bilgi edinmek için Bound’a bazı sorular sordum. Bu sayede MJ’in, yani Jack’in aslında bir yıldır kayıp olduğunu, Mirkwood Üniversitesi’nde öğrenci olduğunu öğrenebildim. Kendisinin doktoru olduğunu belirttiğimde adam pek şaşırmışa benzemiyordu. Aslında şaşırmasını beklemem biraz da aptallıktı, çünkü beni bulması zaten bunu bildiğini gösteriyordu. Hakkımda pek araştırma yapma fırsatı olmamış, hastaneden sonra beni evime kadar takip etmiş, sabah da peşime takılarak buraya kadar gelmişti. Yasal bir yetkisi olmadığını biliyordum. Kötü biri olmadığımı bildiğini de konuşmasındaki rahatlamış ses tonundan anlamıştım. Bu yüzden içeride ne yaptığımı kesinlikle ona anlatmayacak, eğer üstelerse yardım etmeyi reddedecektim. Gerçek adı MJ olsa da hastane kayıtlarına Jack Williams olarak kaydedilmişti neticede ve bir şikayetime bakardı hapsi boylaması. Ailesiyle görüşmek istediğimi söyledim. Bunun imkansız olduğunu ve nedenini söyleyemeyeceğini söyledi. Israrcı tavrım üzerine konuşup ne yapabileceğine bir bakacağını söyledi. Ben de akşamüstü evime uğrayıp durumu bildirmesini söyledim. Ardından arabaya binip evime gittim. Thomas’ı arayıp gelmesini söyledim. Geldiğindeyse adamı ve olanları anlattım. Ayrıca rüyamdan da bahsettim. Aklına gelen ilk şey, benim birşeylerin varisi olabileceğim düşüncesi oldu. Babası bizim arkadaşlığımız için oldukça uğraşmıştı. Bunun sebebini bilmiyorduk ama öğrenmeye başlayacak gibiydik. Hâlâ yaşıyorsa babasıyla konuşmasını ve olabildiği kadar yardımcı olmasını rica ettim. Ardından hastaneye gittim ve Jack’in çıkarılabilme ihtimali olduğunu belirttim hemşireye. Haber verdiğim zaman işlemlerin hallolması için gerekli şeylerin göz önünde olması gerektiğini söyledim. Sonra eve geri döndüm. Biraz uyumak iyi gelebilirdi… İki saat sonra hastaneden gelen telefon uyandırmasaydı tabi.
Öğle arasında yemekhaneye götürmek için odasından çıkarmaya gittiklerinde Jack’in gitmiş ve dört görevlinin de ölmüş olduğunu söylediler. Hemen geleceğimi söyleyip telefonu kapattım ve hızlıca yola koyuldum.Aradan geçen yarım saat içerisinde bu adamın neden böyle birşey yapma ihtiyacı duyduğunu düşündüm. Acaba birisi yardım mı etmişti ona? Yoksa kaçırılmış mıydı? Ne yapmam gerektiğine karar veremeden hastanenin önünde bitmiştim. İçeri girince bir hemşire beni kolumdan çekiştirerek hastamın odasına götürdü. Duvarda o şekillerin ait olduğu alfabeyle yazıldığı bariz olan bir not vardı. Derhal polisi ve ardından da Walter Bound’u aradım. Polis erken geldi. Durumu bildirip hastamla aramdaki özel durumu anlatmamaya özen göstererek onlarla ilgilendim. Rapor hazırlamak için giderlerken hastanenin karşısındaki binanın köşesinde bekleyen dedektifi gördüm. Adama durumu anlattığımda sakin olmamı, istersem yine de Jack’in ailesiyle görüşebileceğimi söyledi. Bu, duruma yardımcı olabilecek bir teklifti. Hemen kabul ettim ve yola çıkmamız için oldukça ısrarcı davrandım. Bana bir saat sonra evimin önüne geleceğini söyledi. Fırsattan yararlanıp durumu hızlıca Thomas’a anlattım. Thomas, birşeylerden tedirgin olmuşcasına, gitmemi istemiyordu. Bununla birlikte başımı ciddi bir belaya sokabileceğimi söyledi ama beni yıldırmaya gücünün yetmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden fazla direnmedi. Konuşma bittiğinde hazırlandım, adamın gelmesini bekledim…
Dedektif, tam söylediği saatte kapının önüne siyah arabasıyla gelmişti. Geniş bir çanta götürüyordum yanımda. İçinde daktilom, mürekkep tüplerim, boş kağıtlar ve, her ihtimale karşı yanımda olmasını istediğim, yedek giysilerim vardı. Yaklaşık üç saatlik bir yol gittik, bu süre boyunca birbirimize tek kelime dahî etmedik. Varmamıza yakın bir vakitte dedektif bana dönüp, oranın esasında eğlenceli bir yer olduğunu söyledi. Anlam veremedim. Araba bir evin garajına doğru yaklaştı. İndik.
Etrafa baktığımda birçok “Smith” görüyordum. Bütün evlerin posta kutularının üzerinde, evlerin kapılarında yazıyordu. Dedektif beni dürtünce eve doğru yöneldik ve kapıyı çaldı. Bize kapıyı açan kişi otuzlu yaşlarında, genç, güzel bir bayandı. Biraz gerisinde de kocası olduğınu düşündüğüm bir adam vardı. Adamın yüzü biraz sarkmış, derisi de biraz kırışmıştı ama göründüğünden daha genç bir sese ve olması gerekenden daha gür ve canlı saçlara sahipti. Bu da dış görünümünü çok ilginç kılmıştı. Duruma fazla takılmamaya çalışarak içeri girdim ve bir süre konuştuk. Bana, kasabanın kendi ailelerine ait olduğunu söylediler. Konuyu pek getirmemeye çalışsam da Michael John’la ilgili kısım en nihayetinde karşımıza geldi.
Konuyu uzun uzun konuşma şansımız olmadı ama “Jack”in gelişi ve getirenlerle ilgili olan muamma konusunda bir fikirleri olmadığını söylediler. İnanmamış olmama rağmen pek eşelemedim. Yalan söylemeyi becerebilecek birileri değillerdi. Hem biraz saf, hem de oldukça iyi insanlara benziyorlardı. MJ’in hep iyi ve başarılı bir çocuk olduğunu, neden evden kaçtığını bilmediklerini söylediler. Kısa bir süre sonra akşam yemeğine oturduk. Kendimden bahsetmemi istediklerinde yüzeysel olarak işimden ve hayat zorluklarından bahsettim. Ancak, nedense ailemi sorduklarında biraz rahatsız oldum ve konuyu değiştirdim. Yemek masasından kalkarkense üst kattan sesler geliyordu. Anlam veremedim, son derece ilginçti. Sanki yukarıda birisini bağlamışlar da o kişi kurtulmaya çalışıyormuş gibiydi. Bayan Smith’e, yukarıdan gelen sesi garipsediğime dair bir bakış attım, boşver dercesine bir karşılık alınca herkes uyuduktan sonra araştırma yapmak gibi bir düşünceye kapıldım.
Kısa süre sonra yol yorgunluğumu bahane göstererek istirahate çekilmek istediğimi söyledim. Bana üst katta kalacağım yeri gösterdiler. Gidip hazırlandım ve yatağa uzandım. Oda oldukça güzeldi. İki tane şık, ahşap dolap, kesimleri iyi olan aynalı bir komüdin, aynanın tam karşısında yumuşak bir yatak… Rahat ve yalnızdım, bu yüzden kafa yorabilirdim. Kapı biraz yanda kalıyordu, bu yüzden yattığım yerden aralayıp olan biteni izleyemezdim. Bu yüzden yatağa ters yatıp sesleri dinlemeye çalışmaya karar verdim. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar ufacık bir tıkırtı bile duymamıştım, şimdiyse merdivenlerden ayak sesleri geliyordu. Kapımın önüne kadar geldiler, aralarında fısıldaşırcasına konuşmaya başladılar. Fazla bir şey duyamıyordum ama duyduğum şeyler de anlayamayacağım yöresel bir dilde gibiydi. Ardından kapıyı araladılar. Uyuduğumdan emin olduktan sonra tekrar kapatıp, yemekte çıkan seslerin geldiği odaya yöneldiler. Birkaç çarpma ve hırlama sesi duydum, ardından bağırtılar… Sonra tanıdık olmayan bir ses, bilmediğim bir dilde birkaç cümle sarfetti yüksek sesle. Anlam veremediğim bir durumdu. Seslerin kesilmesiyle uykuya daldım.
Smith ailesi -benim halsizliğimin aksine- son derece enerjikti sabahleyin. Aileden kimi görsem, gözlerinde ateş vardı adeta, heyecanlı gibilerdi. Gece ile ilgili soru sormak istiyordum, ancak sabah kalktığımda gördüğüm sürükenme izleri, bu fikrimin pek de mantıklı olmadığını gösterdi bana. Ben de sessiz bir şekilde öğlen vakti yapılacak olan mangalı beklemeye başladım.
Güzel bahçeleri vardı buradaki evlerin. Bir tanesinde ilginç bir çiçek gördüm. Biraz yakından bakıp incelemek istedim, bunun için de sokağın karşısına geçtim. Çiçeği incelerken, karşıdan birinin beni izleyip kaçtığı hissine kapıldım. Eğer yanılmıyorsam, MJ’e benziyordu. Peşinden koştum. Etrafta bir kişi bile yoktu. Bu, durumu daha da ürkütücü bir hale getirmişti. Bir süre daha koştuktan sonra kasabanın yakınlarındaki ormanın derinliklerinde buldum kendimi. Farkına varmadan uzun bir süre koşmuş olmalıydım. Biraz dinleneyim diye düşünürken duyduğum büyük bağırtı, bana soluklanma fırsatı bile vermedi. Ne olduğunu öğrenmek için sese doğru gittiğimde, karşımda gördüğüm manzara beni şok etti: Smith ailesinden altı kişi, genç bir adama işkence ediyorlardı. Ellerini ayaklarını kesmiş, kollarından ve bacaklarından dikenli telle bir kazığa bağlamışlardı ve bıçakla deşerek eğleniyorlardı. Beni farketmeleri pek zor olmadı. Kendimi gizli tutmak için harcadığım çabaya rağmen yerimi biliyor gibiydiler. Apar topar kaldırdılar beni ve halatla bağlayıp kasabaya geri götürdüler.
Döndüğümüzde mangal için hazırlıklar bitmişti. Etler pişmeye başlamıştı. Adamlardan biri, üzeri sinek kaplı olan bir torbayı Bay Smith’e verdi. Bayan Smith’te ise anlamsız bir gülümseme vardı. Sorduğum sorular, kurduğum cümleler beni tek bir cevaba ulaştırabildi: “Seni öldürmek, tek şansımız.” Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum, asla da öğrenemedim.
Etlerin başındaki adam bana tanıdık geliyordu. Sırtı dönük olduğu için birşey söylemem zordu ama “Zamanı geldi!” komutunu duyunca bana döndüğünde, delirmiş hastam Michael John Smith’in tam karşımda durduğunu gördüm. Anlamıyordum ama bunların bir sebebi olmalıydı…
Bir ayin yapmaya başladılar. Bahçe meğerse bu tür işler için kullanılıyormuş. Sonumun geldiğini düşünmeye başladım, ta ki o araba çıkagelene kadar… Jones, tüm hayatını beni korumaya adamıştı. Girdiğim kavgalar olsun, yaptığım haylazlıklar olsun; hep benim için birşeyler yapmıştı. Bu sefer de beni takip etmiş ve tam zamanında hayatımı kurtarmak için arabasını ayin yapan sapkın ailenin üzerine sürmüştü. Sonrasını pek hatırlamıyorum.
Bundan sonrasıyla ilgili hatırladıklarım, Jones’u orada bırakmak zorunda olduğuma dairdi. Yaşıyor olduğunu sanmıyorum. Polislere bildirmiştim çünkü. Aradıklarını ama söylediğim yerde ne bir kasaba, ne de bir araba olduğunu söylediler. Israr ettim, kendim aramaya kalktım. Sonunda beni, doktoru olduğum akıl hastanesine yatırdılar. Çalışanların arasında zaman zaman Smith ailesinden birilerini gördüğüme yemin edebilirim. Çıkmama üç gün kala beni tekrar öldürmeye çalıştılar. Bu sefer hazırlıklıydım. Tam dört buçuk yılımı o gün için hazırlanmaya harcamıştım. Şimdiyse buradayım. Günlerdir kaçak olarak dolaşıyorum. Edgar Smith adında bir kelle avcısı peşime düşmüş. Büyük ihtimalle MJ’in kuzenidir. Eğer soyadı Smith olan biriyle karşılaşırsanız ya YOKEDİN, ya da UZAK DURUN! Yoksa sizi de eğlence için öldürebilirler.
Dr. Larry Anders”
Ormanda buldukları bu mektubu daha önce okumadıklarına pişman oldular. Mektubun içerisinde bir harita vardı ve olayların geçtiği yer işaretliydi. İşte tam orada, şu anda kaldıkları ” Smiths’ ” adlı motel vardı. Alel acele toparlanmaya çalıştılar ama motelin kapıları kilitliydi. Sonrası… Sonrasını kimse bilmiyor.