Eserimin adı sudden re-fresh

Uzun bir süre sonra (en azından benim için), yine kendime yönelik birşeyler yazıyorum. Aslında bunu yapmak pek içimden gelmiyordu, kısa hikaye yazmaya devam edecektim güya. Ancak insana ilham gelmeyince sanırım eşitlik olsun diye insanımsılara da gelmiyor. Neyse, bugünkü eserimin adı sudden re-fresh

Sınav konusuna değinmiyorum, bilen biliyor zaten, bilmeyen bilmese de olur. Canımı en çok sıkan olay ilişkimin bitmiş olması oldu. Çok mantıklı olduğunu sandığım şahsiyet gelip de mantıksız ve çocuksu bir sebepten ötürü ilişkiyi bitirmek isteyince ne yapsam bilemedim. Düzeltmek, toparlamak isteyince daha da batırdım. Gerçi bunda onun da katkısı oldu, bana karşı olan dengesiz tavırları yüzünden diyeceğim şeyleri şaşırdım hep. Kadın işte, hepsinin bütün olayı dikkat dağıtmak :D (aman şimdi de dağılmayalım) Yine de bana karşı seviyesini düşürdüğü an, gözümde hiçbir uğraşı haketmeyen sıradan biri konumuna düştü. Bu sefer “terkedildim” sıkıntsı, yerini “yalnız kaldım” sıkıntısına bıraktı.

Kendimi derse, oyuna, işe veremeyince “bari arada Ali’den kaptığım ağırlıklarla çalışayım” dedim, onunla uğraşmaya başladım. Daha az ve tutarlı yemeye başladım. Sonuçta kimse insana, insanın kendine verdiği kadar değer veremez. Olur da kilom 80lere düşerse kararlıyım, gidebileceğim bir dojo bulup kendoya başlayacağım. Zaten evde training yapıyorum arasıra. FRPye kendimi vermek istiyorum ama onu da pek beceremiyorum. Bu haftaya kadar zaten bütün olayım haftada 1 kere dışarı çıkıp, 4 sokak yürüyüp, akşama kadar masa başında FRP oynamaktan ibaretti ama şu bir hafta içerisinde gerek FRP grubuyla içmece olsun, gerek arkadaşlarla Taksim’e gitmece olsun gayet iyi geldi. Evdeyken kendimi yiyip bitiriyorum ama dışarıdayken en azından birşeyler üzerine düşünebiliyorum.

Gelelim esas konuya, sudden re-fresh. Bugün nedense kendimi çok rahat hissederek uyandım (15:30 suları) ve içimde bezgin bir enerji var gibiydi. Odamı toparladım, bilgisayarın ve masanın tozunu aldım, hatta sakalı bıyığı kestim. Boynumu da kestim tabi, olmazsa olmazımdır. Geçenlerde hastaneye gittiydim, yarın öğlene doğru tekrar gideceğim. Bunun sebebini henüz kimseyle paylaşmak istemiyorum. Burada önemli olan şey, 1,5 aydır çekidüzen adına birşey yapmaya üşenirken birdenbire sakalımı bıyığımı bile kesecek raddede değişiklik yapmış olmam kendi adıma. Bir de, karşı tarafta oturan bir arkadaşın oynatacağı Pokemon FRP oyunu var yenilik olarak. Ayrıca geçen pazar İnternetime Dokunanın Amına Korum! yürüyüşüyle ilk defa birşeyi protesto etmek adına düzenlenmiş bir etkinliğe katıldım, siftahımı yaptım oh yes. Bitti.

Bassinvaders – We Live

~Lyrics~
I see a hundred million faces
And they stare right inside my brain
And what they see is
A man who knows too well what fate is
And they star right inside my soul

Livin’
Givin’
All that makes no sense to me
Visions calling, deep inside my head

We live and learn to how to give
Our lives to find the spirit inside
I don’t wanna see us going under
And I will try to find, my own light

I really had my share of darkness
Cause I took each and every pill
To get knocked out
I could not tell what’s wrong or right then
No vision’s clear enough to take

Runnin’
Hidin’
Always someone after me
Scared and lonely, heaven set me free

We live and learn to how to give
Our lives to find the spirit inside
I don’t wanna see us going under
And I will try to find, my own light

[İnceleme] X-Men: The Animation

YGS yüzünden pek bakamıyordum buraya ama şimdi atlatmış olduğuma göre, yeni incelememi eklememde bir sakınca yoktur herhalde. Bu incelememi birkaç minik başlık altında değerlendirmemin daha uygun olacağını düşündüm. İşte başlıyorum:

X-MEN: THE ANIMATION

Beklenildiği üzere, Wolverine’in animesinin bitişinin hemen ardından X-Men’in animesi de gösterime sunuldu. Doğrusu, MADHOUSE bununla çok doğru bir hareket yapmış oldu, çünkü Wolverine animesi, hayran kitlesinin hayal kırıklığı yaşamasına neden olan hatalarla doluydu (hatta sırf bu yüzden sayısız küfür de yemişlerdir). İlk bölüm konu olarak pek bir şey içermiyor olsa da çizimler ve karakter tasvirleri oldukça iyiydi, beğendim. Beast’i daha hayvansı çizmeleri garibime gitti yalnız, sanki insandan canavara değil de canavardan insana dönüşmüş gibi. Bunun dışında henüz söyleyebileceğim bir şey yok, konu ilerledikçe içerik üzerine de bir inceleme ekleyeceğim.

WOLVERINE (WOLVERINE: THE ANIMATION) VS WOLVERINE (X-MEN: THE ANIMATION)


MADHOUSE’un herhalde en çok olumsuz tepki aldığı projesi oldu Wolverine: The Animation (WTA). İnsanların -ilgisi olmayanların bile- aklında yerleşmiş olan Wolverine kalıbını resmen görmezden gelerek hazırlanmış bir ilüstrasyonun böyle olumsuz tepkiler çekmesi gayet de doğaldı.

  • WTA Wolverine’i uzun boylu, uzun yüz hatlarına sahip, kısa kesim ama ensesi uzun saç kesimli, oldukça esmer ve zayıf bir tip. XTA Wolverine’i ise esasında olması gereken vücut yapısına sahip, biraz daha uzun, saçı sakalı bildiğimiz şekilde, esmerle kumral arası bir ten rengi olan, WTA Wolverine’ine göre daha asi ve olması gereken kıvamda konuşan bir tip. Konuşma önemli, çünkü Wolverine’i Wolverine yapan temel öğelerden biri de kendisini bir kavga ortamına sürükleyen patavatsız laflarıdır.
  • WTA’da adamantin pençelerin görünümü, parmak aralarına tutuşturulmuş bıçaklar gibi görünüyordu, yani pençe değilmiş gibiydi. XTA’da bu hata da güzel bir şekilde kapatılmış durumda.
  • WTA’nın konuşma hatalarından biri de, Wolverine’in ünlü seslenişi olan “Bub“ın çevrimiydi. WTA’da “omae-san” gibi resmi biçimde hitap ederken XTA’da “Oi-oi!” olarak ifade edilmesi daha oturaklı olmuş.
  • WTA’da kurgusal olarak bir hata vardı. Wolverine, X-Men olayları patladıktan sonra Madripoor’a yerleşip, gözüne göz bandı (eye-patch) takıp insanlara kendisini “Patch” olarak tanıtmış ve suçla otorite arasında dengede durabilen tek kişi olmuştu. Yani Madripoor’da hatrı sayılır ve hürmet edilen bir adamdı. WTA’da Madripoor’a adımını atmasıyla bütün alt kesmin kendisine saldırması bir olmuştu. Bu, kurgusal olarak yanlıştı.
  • Ayrıca Wolverine, iyi bir dövüşçü olmasının yanında yetenekli bir samuraidır da. Dövüş sahnelerinde çok sığ teknikler kullanan biri olarak çizilmiş gibi WTA’da. Son bölümde de “Naruto izleyip geldim” havası vardı Shingen’le havuzda dövüşürken. XTA’da yumruğunu savuruşu, fiziğine göre fazla çevikti, bu da Wolverine’in daha doğru bir şekilde tasvir edilmiş olduğunu gösteriyor.

İLGİ ODAĞI MARVEL

Dikkat ettiğim kadarıyla, son zamanlarda Marvel ürünleri üzerinden gidiyor görsel yapımlar. Önce Iron Man, Wolverine animeleri, sonra Thor ve Captain America filmleri, Charles Xavier ve Erik Lehnsherr’ın gençlik dönemlerini anlatan X-Men: First Class, başrolde Toby Maguire’ı görmeyeceğimiz The Amazing Spider-man, ve çekimleri süren ve 2012 yılında vizyona girmesi planlanan The Wolverine gibi çalışmaları görünce; önümüzdeki bir yıllık sürenin “önüm, arkam, sağım, solum MARVEL!” konseptli olduğunu söylemek zor değil.

MARVEL DEMİŞKEN…

Pek çok yerde söylendiği için canım çekti, ben de söylüyorum: Türkiye’ye Magic: The Gathering, MARVEL çizgiromanları, action figürler, RPG ürünleri gibi birçok şeyi getirmiş ilk mağaza olan Gerekli Şeyler, son olarak yerlerini Beyoğlu’na taşıdılar. Bu eforla giderlerse umarım Bakırköy’e bile gelirler :) Öğrendiğim kadarıyla yeni dükkanın getirdiği yeni proje de The New Avengers serisinin Türkçe çevrimi olacakmış.

[İnceleme] GANTZ: The Movie (Part I)

Gantz: The Movie (Part I) Söylemem gerekiyor ki, bu sefer  Japon sineması gerçekten izlemeye değer bir Live-action film serisi sunuyor bizlere. Bir süredir beklenilen film, 29 Ocak‘ta Japon sinemalarında gösterime girdi. Yakın zamana kadar sadece iki adet fragman dışında bildiğimiz tek şey; Death Note, Battle Royale gibi live-action filmlerde de görmüş olduğumuz Kenichi Matsuyama‘nın baş rollerden birinde olduğuydu. Biraz fantastik-bilim kurgu kıvamında olan film, bence izleyiciye istediğini verebilecek seviyede bir yapım olmuş. İşin daha güzel olan kısmı ise, 23.04.2011 tarihinde filmin ikinci kısmının vizyona geleceği. Bu sayede “GANTZ“ın tadı damağımızdan kolay eksilmeyecek.

Film (ve anime serisi) hakkında bilgi vermeden önce değinmek istediğim iki şey var. Bunlardan birincisi, belli başlı Live-actionlar dışında (ki bunlar 3-4 taneden fazla değildir) izlediğim bütün filmlerde kullanılmış olan basit efektler. Özellikle Skullman ve Death Note filmlerinde gördüğüm ve çok canımı sıkmış olan bir nokta. Sanki film için değil de oyun için efekt yapmış gibi basit ve inandırıcılıktan çok uzak bir teknik kullanmaları, Japon sinemasını (en azından Live-action açısından) kötü gösteren bir nitelikti. Death Note filmlerindeki shinigamiler, oyun grafiklerinin film üzerine eklenmiş hali gibiydi ve oldukça kötüydü. Değinmek istediğim ikinci nokta ise daha çok Death Note Live-actionıyla ilgili. Filmlerde gözüme çarpan en büyük olumsuzluk, oyuncuların yapmacıklı davranışlarıydı. Eğer tekrar izleyecek olursanız farkedeceksinizdir ki, Yagami Raito karakteri başta olmak üzere herkeste bir yapmacık ifade, bir mimiksel inandırıcılık eksikliği mevcut. Ben sırf bu yüzden Takeshi Kitano yapımı olmayan filmleri biraz önyargıyla izlemeye başladım. En azından şunu diyebilirim ki, o zamanki Kenichi Matsuyama ile şu anki arasında gözle görülür, olumlu bir değişim söz konusu. Neyse, kendi derdimi bu kadar anlattığım yeter. Şimdi biraz filmin konusundan bahsedeyim.

Kurono Kei adında bir arkadaşımız var. Bu arkadaş esasen herkesin kendi derdiyle ilgilenmesi gerektiğini düşünen bir tip. Bir gün tren istasyonunda beklerken ilkokul arkadaşı olan Kato Masaru‘yu görüyor. Bir süre sonra bir ses duyuyorlar. Ayyaşın teki tren yoluna düşüyor ve herkes yardımcı olmak yerine, birinin gelip birşeyler yapmasını bekliyor. Kato iyi adamı oynamak için yola atlayıp adamı kaldırmaya çalışıyor ama şişko ve ayyaş bir herifi kaldırmak her zaman kolay değildir. İnsanlardan yardım isterken gözü Kurono’ya takılıyor. Kurono’dan yardım istiyor ama o pek oralı olmuyor. Adamı zorlukla istasyonun kenarına kaldıran Kato, trenin gelmek üzere olduğunu duyuran anonsu duyunca panikliyor ve Kurono o an “bari yardım edeyim” diye düşünüp elini uzattığında panik haliyle onu aşağı çekiyor. Ardından tren gelip onları eziyor…

Hikaye aslında tam burada başlıyor. Tren tarafından ezilmek, hayatın sonlanmasını gerektirmez. Kurono ve Kato, kendilerini boş bir odada buluyorlar. Etraflarına bakındıklarında hiç tanımadıkları insanlar ve onların da en az kendileri kadar şaşkın olduğunu görürler. Hiçbir eşya olmamasına rağmen odanın tam ortasında kocaman, siyah bir küre bulunmaktadır. Bir süre sonra kürenin üzerinde yazılar belirmeye başlar:

“Eski hayatlarınız sona erdi.

Yeni hayatlarınızı nasıl elde edeceğinize ben karar vereceğim, çünkü kek böyle pişer.”

Kural bellidir: Yaşamaya devam edebilmek için her gece sokaklarda dolaşıp uzaylı öldürerek puan toplamak. 100 puana sahip olan kişiye iki tane seçenek sunulur:

1. Hafızasının silinmesi ve özgürce hayatına devam etmesi.

2. Bellekten bir kişiyi hayata döndürmek. (Görev esnasında ölenler belleğe kaydolur.)

Görev basit gibi görünebilir ama uzaylılar düşünüldüğünden çok farklı görünüştedirler ve farklı yeteneklere sahiptirler. Kürenin iki yanından bölmeler açılır. Bir tarafında silahlar, diğer tarafındaysa her birinin üzerinde isim yazan, içinde görev kıyafeti bulunan çantalar vardır. Böylece koşuşturmaca başlar…

NOT: Filmin henüz DVDsi falan çıkmış değil, hatta orjinal sesiyle internette bulmak da imkansız (çünkü yok) ama İngilizce dublajla da izlenebiliyor. Film için kaynak veremeyeceğim (bilhasıl ben demonoid kullandım) ama kendi çevirmiş olduğum altyazıyı linkleyebilirim. Ahan da linkliyorum: Linkledim

Evde zaman geçirmek

Arkadaş ortamımdan biraz sıkıldığım için evde daha çok zaman geçirir oldum. Çalışmalarımı aksatmamaya çalışmamla birlikte yeni şeylerle de uğraşmaya başladım.

Açılışı “MIGROS FTW!” sloganıyla başlamak istiyorum. Atıştıracak birşeyler almak için Migros’a gittiğimde dergilere de bir göz atayım derken çok süper bir olayla karşılaştım: 4.99TL’ye oyunlar! Merak ettiğim için bir göz atayım dedim ve o gereksiz oyunlar silsilesinin içinden Overlord, Clive Barker’s Jericho ve MDK2 oyunlarını çekip çıkardım. Kendimi şanslı mı görmeliyim bilmiyorum ama çok tutmamış/satılmamış oyunları ucuz fiyata edinmek gerçekten tatlı bir durum. Gerçi Electroworld’de de Gothic II Gold Edition ve Gothic III aynı fiyataydı. RPG oyun klasiklerinin ufak bir parçası olması sebebiyle onları da çekip çıkardım oradan. Tavsiyem, ucuz oyunları her daim eşelemektir. Aradan güzel şeyler çıkabiliyor.

Bu güzel tesadüfün dışında, bitirmek istediğim oyuna karar vermekle uğraştım ve şanslı arkadaşımız PAINKILLER: BLACK EDITION oldu. Bahsetmeden edemeyeceğim bir ayrıntı: Painkiller’ı da 15 TL gibi güzel bir fiyata almıştım. Orjinal oyun satışları ancak böyle fiyatlarla mümkün ve makul olabiliyor. İşin güzel kısmıysa kaliteli oyunların bulunabiliyor olması. Neyse, Painkiller diyordum. Oyunu daha önce yüklediğimde biraz buglıydı, yaratıklar ölünce respawn oluyordu ve sayılmıyordu. Şimdiyse gayet iyi. Aslında pek FPS tarzındaki oyunlardan hoşlanmam ama bu oyundaki Supernatural havasını çok beğendim. Henüz bitirememiş olsam da bunun için büyük ilerleme kaydetmiş olduğumu düşünüyorum. Oyun 5 Leveldan oluşuyor ve her Levelda 5 Chapter bulunmakta. Bunun dışında, hiç bakmadığım ve ayrı bir oyun olduğunu düşündüğüm Battle Out Of Hell versiyonu da Black Edition’ın içerisinde mevcut. Yolum uzun…

Painkiller’ın sonlarına yaklaşınca, bir alternetif seçme ihtiyacı hissettim ve Painkiller’ın yanına MDK2‘yi yükledim. Oldukça eğlenceli bir oyun. Gerçi PsX’te oynadığım demoyu bir türlü beceremiyordum ama bu oyundan gerçekten zevk aldım. Uzayda geçen bir kurguya sahip olan oyunda üç karakter seçilebiliyor: Ajan Kurt Hectic, Dr. Hawkins ve altı bacaklı (4 kollu yani, bkz: Goro) bir köpek olan Max. Karakter değişimi oyuna farklı bir hava katmış, çünkü her karakterin yeteneği ve kullandığı silah türü farklı.

Oyunlarla ilgili durum böyleyken dizilerin devam etmesine olan sevincimi de ifade edeyim bari. Sonunda Supernatural’ın yeni bölümünü -bir hafta rötarla çıktı bir de- görebildik sonunda. Ayrıca Evde geçirdiğim süre zarfında önyargımı aşıp The Big Bang Theory izlemeye başlamam da yeni bir gelişme. Her zaman diyorum, herşeyin mükemmel olmasını isteyebilirim ama mükemmel olduğumu iddia etmiyorum. Önyargımı aşarak kendi adıma iki artı kazanmış oldum :D Neyse. Gidişatın bu şekilde olması gayet iyi, bakalım zaman bize neler getirecek…

[İnceleme] Wolverine: The Animation

16 Aralık 2010′da premiere olarak gösterilmiş olan Wolverine: The Animation, sonunda televizyondaki yerini aldı. Amerikanların animeleri kurcalama durumuna isyan edercesine projeleriyle karşımıza çıkan MADHOUSE, bu seferki işleriyle çok tepki alacak gibi duruyordu.

Öncelikle karşımıza MARVEL‘ın Iron Man‘inin animesiyle çıkan MADHOUSE, zaten 1 yıldan uzun süredir internet ortamında dolaşan Wolverine animesinin esaslı bir iş olmasıyla ilgili ipuçları vermişti. Ardından yaptıkları duyuruyla sadece Wolverine‘in değil, Supernatural dizisinin de anime olarak karşımıza geleceğini belirttiler. Tabi biz de beklemeye başladık…

Iron Man ile gerçekten de iyi bir iş çıkardıklarını gösterdiler. “Belki de mecha temalı bir seri olduğu için bu kadar iyi olmuştur” diyesim geliyor ama Tony Stark’ı aşırı bir değişime uğratmamışlar. Oysa internete düşen Wolverine trailerında işler biraz daha değişikti. Logan‘ımızın vücudu ince, yüzü genç ve saçları uzundu. Yani olması gerekenle alakasız bir tip. Böyle bir şey olunca da insanlarda bir antipati ve önyargı oluşması doğaldır.

MADHOUSE yapımcıları bize ufak bir süpriz olsun diye Iron Man’in 4. bölümünde ufak bir kare ayırmışlardı Wolverine’e. Bu sayede trailerdaki, esasıyla alakasız olan Wolverine illüstrasyonunun daha oturaklı ve mantıklı bir şekle getirilmiş olduğunu gördük (Sanırım çok küfür işittiler :) ). Ocak ayının ikinci haftasında ise akıllardaki soru işaretleri köklü olarak kaldıran ilk bölüm yayınlandı. Açıkçası benim beklentim de pek olumlu değildi, hatta “Ne kadar batırdılar acaba?” diyerek bekliyordum ama beni oldukça şaşırttılar. Seslendirmesi gayet iyi olmuş, olması gerekenden daha genç bir görünüme sahip olmasının yanında hem o görünüme, hem de Logan’da olması gereken sese uyabilecek en iyi kişiyi kullanmışlar sanırım (Japonlardan daha iyisini beklememek gerekir zaten). Olayların geçmekte olduğu zamanın, esas hikayedeki zamanla hiç alakası olmasa da alternatif bir hikaye olmuş. Ayrıca opening ve ending şarkıları güzel.

Hikaye – I

“Yılı, günü, saati bilmiyorum. Tek bildiğim karanlıktan üç gün önce kurtulmuş olduğum. Hayat gerçekten de ilginçliklerle dolu. Bunu bu şekilde öğrenmiş olmamsa gerçekten acı bir durum. Geriye baktığımda delirmiş olmamın gayet doğal olduğunu anlıyorum, çünkü olaylardan geriye kalan sadece zihnimdeki görüntüler oldu. Eminim ki bir başkası böyle bir yükle yaşayamazdı. Umarım yaşananlardan ve yaşanacaklardan dolayı sorumlu tutulmam. Size bıraktığım bu yazım -eğer birşeyler olmadan elinize geçerse- size durumu açıklayacaktır. İmkansızların mümkün olabileceği bir raddede yazılı delil olarak kullanabilirsiniz. Açıkçası bu derece meraklı olduğum için gerçekten pişmanım ve umarım siz kendinizi kontrol edebilecek güce ve iradeye sahip olursunuz…

Son derece sıradan bir gündü. Bana bir hastayla geldiler. Durumunun fazla ciddi olmadığını, zararsız olduğunu, sadece ufak bir kriz geçirdiğini ve sakinleşmesi için buraya getirdiklerini söylediler. Yardımcı olmak için elimden geleni yapacağımı söyledim ve hemşireyi çağırarak hastaya odasına kadar eşlik etmesini söyledim. Hastanın biraz solgun, uzun hatları olan bir yüzü vardı. Kan çanağı olmuş gözlerinden günlerdir uyumamış olduğu anlaşılıyordu ve tişörtünün kolunda kesik kesik beliren kan lekesi de kendine zarar vermiş olabilme ihtimalini getirdi aklıma. Sorununu anlamak için gidip konuşacaktım ama adının Jack Williams olduğunu söyledikleri bu hastaya zaman ayırmadan önce bazı işlerle uğraşmam gerekiyordu. Notlarımı düzenlemem, kiramı ödemem gerekliydi. Hemşireyi Jack benim tarafımdan muayene edilmediği sürece ilaç almaması konusunda sıkıca tembihledim. Hastanemiz oldukça iyi ve güzeldi, ama meslektaşlarım beklediğim özeni göstermiyorlardı hastalarına karşı. Bu yüzden zaman buldukça onların hastalarını da kontrol etmeye çalışıyordum. Hemşireyle konuştuktan sonra alelacele odama gittim ve notlarımı düzenledim. Ardından bir arkadaşımdan ödünç aldığım arabayla gidip kiramı ödedim ve hastaneye geri döndüm. Beni bekleyen şeylerden habersizdim…

Jack ile görüşmek istediğimi söylediğimde hemşire biraz tereddüt etti, ama fazla üstelememe gerek kalmadan isteğimi gerçekleştirmek üzere yanımdan gitti. Bir on dakika kadar sonra yeni hastamla görüşme odasındaydım. Adamda bir değişiklik sezmiştim, dalgınlığımdan dolayı farkedememiş olduğum birşeydi bu. Gözleri son derece normaldi, saçları taranmıştı. Sanki bir iş başvurusu için gelmiş gibiydi. Bunu farkettiğimde beklemesini söyledim ve hemşireyle konuştum. İlaç vermediğini, benim görüşme talebimden önce de kimseyle görüşmediğini söyledi. Buna her ne kadar inanmasam da geri döndüm odaya. Hastayla konuşmaya başladım. Söylediklerimi anlıyor gibiydi ama konuşurken ağzından çıkan sesler bir hayli ilginçti. Sanki çok ilkel bir dil kullanıyordu. Yer yer tıslamaları olan, bazı heceleri söylerken gırtlağın zorlanması gereken bir dildi. Belki de saçmalıyordu, emin değildim. Konuştuklarını anlamadığımı farkettiğindeyse kağıt ve kalem talebinde bulundu. Ben de yanımdakileri verdim. Dört farklı şekil çizdi ve kağıtla kalemi bana uzattı. Şekilleri ilk defa görmüştüm ve bir anlam veremedim. Şekillerin altında orta bir yere soru işareti çizdim  ve diğer şekillerden birer ok çıkarıp işaretle bağdaştırdım. Adamsa bunu görünce elimi uzatmamı istedi. Merakla elimi uzattığımda o an belki de aklıma en son gelecek şeyi yaptı: elimi ısırdı! Hemşireyi çağırdım hemen, Jack’i odasına götürdü hizmetlinin yardımıyla. Muayene etmediğim için hala ilaç verilmemesini istediğimi özellikle belirttim. Bu davranış veya şekiller hakkında biraz araştırma yapacaktım.

Sonraki gün Jack’in evine gittim. Ailesiyle konuşmak, belki biraz odasını incelemek bana yardımcı olabilirdi. Elimdeki, hastane kayıtlarından aldığım adrese gittiğimde karşılaştığım şey, olayları daha da ilginç bir hale getirmekteydi. Ev boştu ve dışarıdan görüldüğü kadarıyla Jack hastaneye getirilmeden yıllar önce boşaltılmıştı. Bir yanlışlık olabileceğini düşünerek komşulara sordum. Görünüşe göre burada soyadı Williams olan hiçbir aile yaşamamış. Peki bu Jack ve onu hastaneye getiren insanlar kimdi? Adres neden mahalledeki tek boş eve isabet etmişti? Bunları öğrenmem gerekiyordu. Biraz daha soruşturduktan sonra evde yaşamış olan son kişinin bir antikacı olduğunu öğrendim. Ancak bu bana herhangi birşey hakkında yardımcı olmamıştı. Eve girebilirsem, belki daha fazla ipucu edinebilirdim. Bu yüzden gece yarısı buraya tekrar gelecektim. Hastaneye döndüm ve bu sefer Jack’i muayene etmek talebinde bulundum. Hastanedeki bir meslektaşım da Jack’i muayene etmek istediğini söyledi ama çok ısrar etmem sonucunda geri çekildi. Hastayı muayene ettim ve şimdilik uyku ilacından başka birşey almamasına karar verdim. Belki huzurlu bir uykudan sonra benimle konuşmayı kabul edebilirdi. Ancak dikkat ettiğim birşey vardı, kolundaki izler yokolmuştu. Bilmiyorum, belki de hiç var olmamıştı o izler ama şu anda o izlerden eser yoktu.

Akşam, hastane ziyaretçilere kapandıktan yarım saat sonra -akşam dokuz civarına tekavül ediyor- Jack’le bir görüşme talebinde daha bulundum ve artık hem öğlenleri yemekten sonra hem de akşamları ziyaret saati bittikten yarım saat sonra onunla görüşmelerim olacağını belirttim hemşireye. Ardından görüşme odasına girdim. Jack geçen seferki gibi hazırlanmıştı. Nasıl olduğunu sorduğumda, Latince cevap verdi. Biraz biliyor olmam sayesinde konuşmaya çalıştım, anlamadığım yerleri not ettim. Ailesini sorduğumdaysa kalkıp bana en uzak köşeye geçti, yere oturdu ve sırtını bana döndü. Anlam verememiştim ama ufacık da olsa bir ilerleme kat etmiştik. Artık yola çıkmaya hazırdım.

O ilginç evin bulunduğu sokağa gittiğimde, bütün ışıkların açık olduğunu gördüm. Gizli bir iş çevirmek bir hayli zor olacaktı. Sokaktaki sakinlerin dikkatini başka bir yere çekmeyi düşündüm bir an ama onların evden çıkmaları ve sokağı terketmeleri için olabilecek bir bahane, bir insanın gücünün ötesinde olabilirdi ancak. Ben de bu yüzden kamufle olmaya çalışarak eve girmeyi denedim. Kapıya gelene kadar başıma birşey gelmedi, içeri girmeye çalıştım. Ufak bir iğneyle kilidi açtım ve sessizce içeri girdim. Açıkçası içerisi, dışarısından daha yeni ve daha sağlam görünüyordu. Şaşırmıştım, böyle bir görüntüyle karşılaşmayı planlamıyordum. Cep fenerimi çıkardım ve etrafı araştırırken ışığın dikkat çekmemesini sağlamak için tutabileceğim köşelere bakındım. Perdeler kalındı, ışığı kolay geçirmezlerdi ama ufacık bir aydınlık eğer dışarıya bakınan veya sokaktan geçen birisinin dikkatini çekse hapsi boylayabilirdim.

Salonu ve mutfağı araştırdım, yukarıdaki yatak odalarını ve kütüphaneyi araştırdım. Kütüphanede dikkatimi Latince bir kitap çekti ve hemen onu çantamın içine attım. Geriye sadece bodrum katı kalmıştı. Zemin kata inip bodruma giden kapıyı aradım. Açtığımda, sanki sonsuzluğa gidiyormuşcasına uzanan bir koridor karşımda duruyordu. Hızlı adımlarla aşağı indim ve etrafıma bakındım. Burada çok ilginç şeyler vardı. Bir an kafamı sağa çevirdim ve o güne kadarki korkularımın hiçbirinin kayda değer olmadığını öğrendim: Ne olduğunu anlayamadığım bir heykel vardı ve çirkinliğinden mi yoksa surata benzeyen kısmındaki ifadeden midir bilemediğim bir sebepten dolayı aşırı derecede irkildim. Etrafa bakınırken istemesem de gözüm ona takılmaya başladı. Gerçekten de rahatsız edici bir durumdu. Sonra, başka bir ilginçlik dikkatimi çekti. Biçimsiz şekilleri olan minyatürler arasında son derece düzgün bir melek minyatürü vardı. İncelemek için almaya çalıştığımda yerinden kımıldamadı, biraz kurcalayınca yana yattı ve yandaki duvardan sesler gelmeye başladı. Duvar doksan derecelik bir hareket yaparak etrafa bir toz bulutu saçtı, ardından anlayabildiğim kadarıyla ufak bir geçide uzanan bir koridor girişi halini aldı. İçeriye girmek için pek beklediğim söylenemez, çünkü ne bulacağımı bilmiyor olmamla birlikte büyük ölçüde de merak ediyordum. Uzun koridorun sonunda pek kadim görünen bir kapı vardı, biraz zorlamamla açıldı. Biraz ilerledikten sonra kocaman dairesel bir yerde buldum kendimi. Merkez bir oda gibiydi, geldiğim dışında yedi kapı daha vardı ve onlar da oldukça eski ve kült bir görünüme sahiptiler. Tam ortada ise çapının en fazla bir buçuk metre olabileceğini düşündüğüm bir kuyu vardı, derinliği ise yorumsuz. Kapılardan birinde Jack’in bana gösterdiği işaretlerden birini gördüm. Bu aslında bir doktor için dehşet verici bir andı, genelde akıl hastaları böyle ilginç şekiller çizerlerdi ama bunlar genelde zihinlerinde oluşturdukları imgelerin bir araya gelmesinden oluşan anlamsız şekiller olurdu. Oysa bu, bir rün gibi özenle işlenmişti kapıya. Kapıyı biraz zorladım açmak için, ancak ne yaptıysam bir türlü açamadım. Hemen sonrasındaysa bütün gücümle koşmam gerekiyordu çünkü kapının ardından birşey koşaradım kapıya doğru geliyordu. Arkama bile bakmadan koştum ve elimden gelen en sessiz ve dikkat çekmeyecek şekilde evi terkedip evime doğru yollandım. Biraz temizlenip dinlendikten sonra Jack’in yazdıklarına bakacaktım.

Latincem pek iyi değildi ama not aldıklarımı anlamamda yardımcı olabilecek seviyede olduğunu düşünüyordum. Meğerse değilmiş. İki kelimeyi çevirebildim sadece: Kader ve lanet. Gerisinde bunları birleştirecek birşeyler olabilirdi. Bu yüzden biyolog bir arkadaşımı aradım. Gecenin bir yarısı rahatsız ettiğim için sövmüş olsa da -haklı olarak- ölüm kalım meselesi olduğunu söyleyince yarım saate kapımda bitti. Anlatmaya çalıştığım şeye güldü ama notu okuduktan sonra yüzündeki ifade katılaştı. Jack, notu yazarken en eski Latince’yi kullanmıştı. Yirmibeş yaşında bir adamın bunu öğrenebilme ihtimaliyse yüzde birden düşüktü. İlk başta söylediklerimi şaka sansa da biraz daha düşündükten sonra tedirginleşmeye başladı ve başını belaya sokacağımı söyleyip durdu. Ben de ısrarla yardıma ihtiyacım olduğunu, ciddi birşeylerin dönmekte olduğunu düşündüğümü ve istemiyorsa yardım etmemesinin bir sakınca olmadığını belirmek durumunda kaldım. Sonuçta onu buna zorlayamazdım. Keşke çekip gitseymiş, buna ondan daha fazla pişman olduğumu hiç düşünmeden söyleyebilirim.

Bir yarım saat sonra pek birşey elde edemeden uyuyakaldık. Sabah olduğunda arkadaşım, birkaç tanıdığıyla konuşacağını ve bu ilginç şeylerin gizliliğiyle ilgili ona güvenebileceğimi söyledi ve gitti. Ben de ardından hazırlanıp hastaneye doğru yollandım. Thomas iyi bir biyolog olmasının yanında, iyi bir arkadaştı da. Bu işte bana yardımcı olabilecek daha iyi birini bulamazdım herhalde.

Hastaneye gittiğimde öğle yemeği yeni bitmişti. Sabırsızlıkla görüşme odasına gittim. Bir kağıt kalem çıkarıp bodrumda gördüğüm çember odayı ve sembollü kapıyı tasvir etmeye çalıştım. Sayfaları tüketmiş olsam da sonunda başardım ve birkaç dakika sonra da hemşire geldi Jack’le birlikte. Bir an içimde ilginç bir hissiyat oluştu. Resmi çizmek için hastamın oturması gereken yere oturmuştum, oysa benim yerime oturmuştu. Kendimi delirmiş gibi hissettim ama anlık birşeydi, sonra geçti. Hastamı yerine oturturken yüzünde ilginç bir hüzün ifadesi oluştu. Sanki zihnimde olanları anlamış ve halime acımış gibiydi. Resmi gösterdiğimde verdiği tepkiler daha da şaşırtıcıydı. Önce kağıdı aldı, bir süre inceledi. Sonra -kapıyı geç farketmiş olsa gerek- gözleri aniden büyüdü, adrenalini arttı, kağıdı buruşturup ağzına attı ve çiğnemeye başladı. Normalde böyle bir durum için hemşireyi çağırmam gerekirdi ama konuşmaya devam etmeliydim. Başka bir kağıt uzatıp bana daha fazla şekil çizip çizemeyeceğini sordum. Bana bir not yazmaya başladı ama sanki içinde birşeyler ona engel olmaya çalışıyormuş gibiydi. Notunu bitirdiğinde bir feryat bastı ve hemşireler odaya girip götürdüler onu. Başka bir hemşire de beni revire çağırdı. Elimdeki bandajı açıp yarama baktı. Jack’in çizdiği ilk şeklin birkısmına benzer bir iz oluşmuştu. En azından artık bandaja gerek yoktu. Görüşme odasına gidip kağıdı alınca farkettim. Notu İspanyolca yazmıştı. Resepsiyondaki telefonla Thomas’ı aradım ve malum konuyla ilgili bir gelişme olduğunu, en kısa sürede görüşmemiz gerektiğini söyledim. Sesindeki isteksizliği sezmiş olmama rağmen gelmesini istiyordum. Yeni notu çözmemde de yardımcı olabilirdi. En azından işin içine üçüncü bir kişiyi bu kadar erken karıştırmak istemiyordum. Hemşirelere selam verdim ve Jack’e söylediğim yatıştırıcıların verilmesini, eğer aşırı doza ihtiyaç duyulursa iznim olmadan birşey yapılmamasını söyledim. Aklı başında gibi görünen ve kaybettiği sağlığını geri kazanmak için savaşan biriydi sadece. Bugün gözlerinde bunu görebilmiştim.

Yaklaşık bir saat sonra evimde buluştuk. Verdiğim görevi güzel bir şekilde yerine getirmiş olduğunu söyledi gelir gelmez. Yanından hiç ayırmadığı -geçen gece de onunla gelmişti- evrak çantasının içerisinden benim verdiğim kağıdı çıkardı öncelikle. Ardından çevirinin yazılmış olduğu ufak kağıdı ve notla bağdaştırılabilecek birkaç yazıyı da masanın üstüne koyduktan sonra montunu astığım portmantonun dibine bıraktı çantasını. Evet, evim büyük değildi ve sadece geniş bir odadan oluşuyordu ama iki kişinin çalışabileceği en rahat yerdi. Radyomun sinyalini alabildiği altı kanaldan dördüncüsünü kısıkla orta seviyenin arasındaki seste açtım. Zaten bu saatlerde uyanık insan sayısı az olurdu ama yine de tedbirli olmak gerekirdi: radyonun sesi, bizim sesimizle karışıyordu. Birbirimizi rahat duyabiliyorduk ama evimin dışındaki üçüncü bir kişi, kesinlikle birşey anlayamazdı. Ardından hemen kağıtlara baktım. İlk ilgimi çeken şey not aldığım kağıttaki kırmızı mürekkeple yapılmış düzeltmelerdi. Bazı yerlerde hatalar, eksiklikler vardı. Bunu görünce hafifçe gülümsedim, beklediğimden daha çok yanlışım vardı. Ardından nota baktım, böyle birşey olduğunu hatırlıyorum:

“Sana lanet getirdiler. Kaderini kirletip yolunu körelttiler. Bu yolun çıkışı yok, en yücenin soyu seni mühürlese bile.”

Bunun ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Arkadaşım başımın belada olduğunu söyledi, eğer bunlar gerçekse. Diğer kağıtlara baktığımdaysa oldukça şaşırdım. Herşey ne kadar da basit bir şekilde başlamıştı. Şimdiyse ilginç eski yazıları araştıran adamlara birşeyler sorup, oldukça karanlık bir yolda kendimi kaybetmeye başlamıştım. Bulguları incelediğimde daha da garipsedim herşeyi. Bu yazının aynısı, “Latince” oluşmadan yarım asır önce yazılmış Latince bir yazıtta geçiyordu. Yazılana göre yazıtta eski tanrılardan birine tapan bir büyücü tarikatının, lanetlenecek olan insanlar için yaptıkları alamet konuşmalarında geçen bir bölümmüş. Bu büyücü tarikatının iyilik veya kötülük adına eylem yapmadıkları söylenirmiş ve insanlara zarar vermek için tek nedenleri, Drakon olarak da bilinen Dracolawnion -kimilerine göre Draconomicon- adlı kitabı ele geçirmek istemeleriymiş. Bundan daha geniş bir bilgi kaynağı, en azından bir süreliğine yoktu bizim için. Durum üzerine fazla kafa yormadık. Açıkçası geçen gece ziyaret ettiğim yerin “Drakon tarikatı”nın bir üyesine ait olduğunu düşünüyordum. Oysa hâlâ Jack’in veya onu getirenlerin kim olduğu konusunda bir fikre sahip değildim. En azından elimde biraz bilgi vardı. Hastamla konuşursam en azından beni yönlendirebilme ihtimali vardı. Thomas ise elimdeki izleri görmüştü. Mührün bu olup olamayacağı konusunda düşünüyordu o da. Benden sembolleri istedi ve birkaç günlüğüne izin aldığını, bu konuda bana elinden geldiği kadar yardımcı olacağını fakat bunun için -bunu biraz şakayla karışık olarak belirtti ama anlayışla karşılayabileceğim birşeydi- ortaya biraz para atmam gerektiğini söyledi. Sabah bankaya gideceğimi söyledim ve onun gidişinin ardından uyumaya çalıştım.

Meşalelerle aydınlatılmış dar, uzunca bir koridor vardı önümde. Kendimi burada nasıl bulabildiğimi bilmediğim gibi, arkamda veya tavanda herhangi bir açıklık da yoktu, sadece koridorda yürümem istenmiş gibi. Birkaç dakika yürüdükten sonra daha geniş bir koridora döndüm. Yürüdüğüm koridor ikinci bir kişinin sığacağı kadar geniş değildi ama bu yenisine benden en az üç tane sığabilirdi yan yana. Sağ ve sol duvarda dörder kapı bulunmaktaydı. Sağdan ikinci ve soldan dördüncü kapı bana oldukça tanıdık geldi. Koridorun devamıysa resmen sonsuz bir karanlığa doğru gidiyordu. Kapılara baktım ve soldakine girdim. Bu kapı, küçükken yaşadığım köy evimizden tanıdık geliyordu. Büyükbabamın atölyesinin kapısıydı bu. Yüzeyindeki belli belirsiz aralıklarla atılmış çizikler, zeminle çıkıntılar arasındaki renk farkı, küçükken fırlattığım bıçaklardan kalan izler… Tamamen aynıydı. İçerisini daha önce hiç görmediğim için aynı olup olmadığını söyleyemem ancak burası tam bir laboratuvar gibiydi. Farklı renklerde, kaynayan sıvılar, sağlı sollu uzanan kitaplıklar, kıpırdayan ve üzeri kapalı kafesler ve niceleri. Geri dönüşüm yok gibiydi. Kapı birden kayboldu. Sonra, çok ileriden, derinden bazı konuşmalar duymaya başladım. Sağ duradaki kitaplığın ötesinde bir kapı vardı. Bu kapı, laboratuvar ve ikinci bir oda arasındaki ara odaya açılıyordu. Biraz dikkatli dinleyince büyükbabamla birisinin tartışmakta olduğunu duydum. Diyaloglar sanırım şöyleydi:

-Jones! Sana kaç defa söyledim laboratuvarıma izinsiz girmeyeceksin diye?!

-Bunun için üzgünüm ama önemli bir gelişme var. Buraya kadar gelmişler! Morgan ve Larry hemen kaçmalı! Burası onlar için güvenli değil!

-Bana zaman kazandırmalısın Jones, en azından 2 gün! Formülü saklamanın kimyasal bir yolunu buldum ama iksirimin hazır olması için en fazla 2 gün lazım. Ardından onları gönderirim, formül de güvende olur!

-Kızının ve torununun hayatını bu formül için riske atacaksın yani! Sen bilirsin, ben seni uyardım. Elimden geleni yaparım ama beceremezsem kusuruma bakma. Neyse, ben gidiyorum…

Ardından sert bir sesle kapı kapandı. Büyükbabam birşeyler fısıldadı ve o sırada biraz kapıyı araladım. Bu arada aklıma da iki şey geldi: Birincisi; Jones, arkadaşım Thomas’ın soyadıydı. Bu adam herhalde onun babasıydı. Babam ben çok daha küçükken savaşta ölmüştü. Annemse dokuz yaşlarımdayken beni kasabaya götürdü. Bana söylediği kadarıyla köydeki işleri bırakıp benim geleceğim adına kasabada yaşamaya başlayacaktık. Öyle de yaptık. Büyükbabamsa biz iyice yerleşene kadar bize para gönderecekti ve koşullar elverince yanımıza gelecekti. Hiç gelmedi. Ancak paralar, annem ölmeden önceki yıla kadar düzenli olarak geliyordu. Annemin ölmesinin sebebini asla tam olarak öğrenememiştim. Gittiğimiz bütün doktorlar son derece sağlıklı olduğunu söylüyordu. Metabolizması öyle görünüyordu ama aylarca ne birşey yedi, ne de doğru düzgün birşeyler içti. Vücut direnci çok zayıfladı ve bir kara hastalık onu çabucak götürüverdi. Bütün bunlar yıllar önceydi, ben o zamanlar yeni doktor olmuştum. Aklıma gelen ikinci şey ise -ki bu ilkinden daha garip- bu anı daha önce yaşadığımı hissetmeye başladım. Bana bunu hatırlatan büyükbabamı veya Thomas’ın babasını görmek değildi; içeride, laboratuvarda kaynamakta olan kimyasalın gereğinden fazla kaynadığı için etrafa yaymaya başladığı kötü kokuydu. Büyükbabam bu sırada şöminesine doğru birşeyler fısıldadı. Ardından elindeki keseden biraz toz döktü ateşe. Bir patlama oldu ve kara cüppeli bir adam silueti belirdi. Fısıldar bir şekilde konuştular ama koku o kadar kötüydü ki bir astım gibi öksürük nöbetine tutuldum. Sesimi duyurmamak için elimden geleni yaptıysam da bir an dikkatlerini çekmiş olmalıyım ki, ikisi de bana döndü. Büyükbabam bana doğru geliyordu…

Kendime geldiğimde kan ter içindeydim. Hemen kalkıp soğuk bir duş aldım. Her ne kadar bahar ortasında olsak da bana iyi geleceği kesindi. Ardından hemen yola çıktım, hastaneye yetişmem gerekiyordu. Gittiğimde yaptığım ilk iş, Jack’le ilgili özel durumumdan dolayı özel yetki ve bir süreliğine izin istediğimi belirten, bu sayede önemli bulgulara ulaşacağımı ama şu anda bir açıklama yapamayacağımı belirten bir dilekçe yazdım. Sonrasında da Jack’i bir kez daha muayene ettim. Muayene süresince konuşmadık. Son derece sağlıklı gibi görünüyor olsa da bunun uzun sürmeyeceği belliydi, çünkü doğru düzgün yiyip içmiyordu. Bir saat sonra konuşacaktık zaten. Bu yüzden bekliyordum.

Görüşme odasına gittiğimde üstü başı düzgün olmasının yanında traş da olmuştu. İlacını değiştirdiğimi ve bir ilaç daha verdiğimi söyledim, ses çıkarmadı. Şimdi sıra gelmişti “evet-hayır” oynamaya. Beni daha önceden tanıyıp tanımadığını sordum, hayır anlamında kafasını salladı. Bunu ona birinin yaptırıp yaptırmadığını sorduğumdaysa yüzünde ıkınıyormuş gibi bir ifade oluştu. Bunu evet olarak kabul ettiğimi belirttim. Eski Latince ve İspanyolca bilip bilmediğini sordum, hayır anlamında başını salladı yine. Onu buraya getirenleri tanıyıp tanımadığını sorduğumdaysa evet demeye çalıştı. Sonraki sorularımsa onu fiziksel olarak zor duruma sokan şeyler oldu: Lanetlenmiş olup olmamam ve elimdeki ısırık izinin mühür olup olmaması. Doğruya giden her adım, genç adam için işkenceden farksızdı. En garip şeyse şimdi olacaktı. Kendisinin Drakon tarikatından olup olmadığını sorduğumda kaynağını anlayamadığım bir kuvvet beni kapıya, hastayı da duvara fırlatmıştı. Ellerim ve bacaklarım hissizleşirken hastanınsa derisi yanmaya başlıyordu. Hemşireler kapıyı açmakta başarısız olmuşlardı. Bu yüzden hademe bütün gücüyle omuz attı kapıya ve kirişlerin oynamasıyla içeride terör estiren ilginç kuvvet yokoldu. Geriye benim halsizliğim, Jack’in yanıkları ve kırık bir kapı bıraktı. Yaram yeniden kanamaya başlamıştı. Hemşirelerden biri Jack’le ilgilenmeye başladı, bir diğeriyse elimi yeniden bandajlamaya koyuldu. Hademeye teşekkür ettim ve kapı masrafını üstleneceğimi söyledim. Bandajdan sonra çıkıp gittim ve giderken de Jack’e vermeleri gereken ilaçları söyledim. Traş olmasıyla ve düzgün giyinmesiyle dikkatimi dağıttığını sanmış olsa da gözlerindeki uykusuz ifadeyi gizleyemezdi. Önceki gün kendi toparlamıştı ama bu yeterli değildi. Bir şekilde yardım etmem gerekiyordu ama öncelikle biraz daha detay öğrenmeliydim.

Sonraki günün sabahı bir telefonla uyandım. Başhekim teklifimi kabul ettiğini belirten bir cevap göndermişti. Ardından biraz dinlenip, eski evimize doğru yola çıktım. Ev, buradan bir saatlik mesafedeydi. Arkadaşımdan ödünç aldığım arabayla kırkbeş dakikada orada oldum. İçeri girdiğimde içimi bir hüzün kapladı. Annem öldükten sonra ilk defa geliyordum buraya. Hemen eski eşyaları karıştırdım. Fotoğraflardan birinde babam, annem, büyükbabam, Jones ve karısı vardı. Ancak bu resimde, arkadaki tablonun ifadesi ilginçti. Şeytani bir gülümsemesi vardı. Başka resimler bulmaya koyuldum. İki tane daha buldum o odada çekilmiş olan. Biri daha eski, diğeriyse daha yeniydi ve ikisinde de aynı resim vardı. Yalnız bu resimler, dikkatimi çeken tablodan oldukça farklı olmakla birlikte büyükbabam da iki resimde olduğundan farklı görünüyordu. Bu üç resmi yanıma aldım. Tam dışarı çıkarken kapıda beliren adamı farkettim. Soğuk bakışlarıyla beni izliyordu. Kapıyı hızlıca çekip kilitledim ve adama yardımcı olup olamayacağımı sordum. Adının Walter Bound olduğunu söyleyen adam bir dedektif olduğunu ve Micheal John Smith adındaki bir adamı aradığını söyledi. Tanımadığımı söylediğimdeyse bana bir fotoğraf gösterdi. Baktığımda bu adamın hastam Jack olduğunu gördüm. Oldukça şaşırmıştım. Hakkında bilgi edinmek için Bound’a bazı sorular sordum. Bu sayede MJ’in, yani Jack’in aslında bir yıldır kayıp olduğunu, Mirkwood Üniversitesi’nde öğrenci olduğunu öğrenebildim. Kendisinin doktoru olduğunu belirttiğimde adam pek şaşırmışa benzemiyordu. Aslında şaşırmasını beklemem biraz da aptallıktı, çünkü beni bulması zaten bunu bildiğini gösteriyordu. Hakkımda pek araştırma yapma fırsatı olmamış, hastaneden sonra beni evime kadar takip etmiş, sabah da peşime takılarak buraya kadar gelmişti. Yasal bir yetkisi olmadığını biliyordum. Kötü biri olmadığımı bildiğini de konuşmasındaki rahatlamış ses tonundan anlamıştım. Bu yüzden içeride ne yaptığımı kesinlikle ona anlatmayacak, eğer üstelerse yardım etmeyi reddedecektim. Gerçek adı MJ olsa da hastane kayıtlarına Jack Williams olarak kaydedilmişti neticede ve bir şikayetime bakardı hapsi boylaması. Ailesiyle görüşmek istediğimi söyledim. Bunun imkansız olduğunu ve nedenini söyleyemeyeceğini söyledi. Israrcı tavrım üzerine konuşup ne yapabileceğine bir bakacağını söyledi. Ben de akşamüstü evime uğrayıp durumu bildirmesini söyledim. Ardından arabaya binip evime gittim. Thomas’ı arayıp gelmesini söyledim. Geldiğindeyse adamı ve olanları anlattım. Ayrıca rüyamdan da bahsettim. Aklına gelen ilk şey, benim birşeylerin varisi olabileceğim düşüncesi oldu. Babası bizim arkadaşlığımız için oldukça uğraşmıştı. Bunun sebebini bilmiyorduk ama öğrenmeye başlayacak gibiydik. Hâlâ yaşıyorsa babasıyla konuşmasını ve olabildiği kadar yardımcı olmasını rica ettim. Ardından hastaneye gittim ve Jack’in çıkarılabilme ihtimali olduğunu belirttim hemşireye. Haber verdiğim zaman işlemlerin hallolması için gerekli şeylerin göz önünde olması gerektiğini söyledim. Sonra eve geri döndüm. Biraz uyumak iyi gelebilirdi… İki saat sonra hastaneden gelen telefon uyandırmasaydı tabi.

Öğle arasında yemekhaneye götürmek için odasından çıkarmaya gittiklerinde Jack’in gitmiş ve dört görevlinin de ölmüş olduğunu söylediler. Hemen geleceğimi söyleyip telefonu kapattım ve hızlıca yola koyuldum.Aradan geçen yarım saat içerisinde bu adamın neden böyle birşey yapma ihtiyacı duyduğunu düşündüm. Acaba birisi yardım mı etmişti ona? Yoksa kaçırılmış mıydı? Ne yapmam gerektiğine karar veremeden hastanenin önünde bitmiştim. İçeri girince bir hemşire beni kolumdan çekiştirerek hastamın odasına götürdü. Duvarda o şekillerin ait olduğu alfabeyle yazıldığı bariz olan bir not vardı. Derhal polisi ve ardından da Walter Bound’u aradım. Polis erken geldi. Durumu bildirip hastamla aramdaki özel durumu anlatmamaya özen göstererek onlarla ilgilendim. Rapor hazırlamak için giderlerken hastanenin karşısındaki binanın köşesinde bekleyen dedektifi gördüm. Adama durumu anlattığımda sakin olmamı, istersem yine de Jack’in ailesiyle görüşebileceğimi söyledi. Bu, duruma yardımcı olabilecek bir teklifti. Hemen kabul ettim ve yola çıkmamız için oldukça ısrarcı davrandım. Bana bir saat sonra evimin önüne geleceğini söyledi. Fırsattan yararlanıp durumu hızlıca Thomas’a anlattım. Thomas, birşeylerden tedirgin olmuşcasına, gitmemi istemiyordu. Bununla birlikte başımı ciddi bir belaya sokabileceğimi söyledi ama beni yıldırmaya gücünün yetmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden fazla direnmedi. Konuşma bittiğinde hazırlandım, adamın gelmesini bekledim…

Dedektif, tam söylediği saatte kapının önüne siyah arabasıyla gelmişti. Geniş bir çanta götürüyordum yanımda. İçinde daktilom, mürekkep tüplerim, boş kağıtlar ve, her ihtimale karşı yanımda olmasını istediğim, yedek giysilerim vardı. Yaklaşık üç saatlik bir yol gittik, bu süre boyunca birbirimize tek kelime dahî etmedik. Varmamıza yakın bir vakitte dedektif bana dönüp, oranın esasında eğlenceli bir yer olduğunu söyledi. Anlam veremedim. Araba bir evin garajına doğru yaklaştı. İndik.

Etrafa baktığımda birçok “Smith” görüyordum. Bütün evlerin posta kutularının üzerinde, evlerin kapılarında yazıyordu. Dedektif beni dürtünce eve doğru yöneldik ve kapıyı çaldı. Bize kapıyı açan kişi otuzlu yaşlarında, genç, güzel bir bayandı. Biraz gerisinde de kocası olduğınu düşündüğüm bir adam vardı. Adamın yüzü biraz sarkmış, derisi de biraz kırışmıştı ama göründüğünden daha genç bir sese ve olması gerekenden daha gür ve canlı saçlara sahipti. Bu da dış görünümünü çok ilginç kılmıştı. Duruma fazla takılmamaya çalışarak içeri girdim ve bir süre konuştuk. Bana, kasabanın kendi ailelerine ait olduğunu söylediler. Konuyu pek getirmemeye çalışsam da Michael John’la ilgili kısım en nihayetinde karşımıza geldi.

Konuyu uzun uzun konuşma şansımız olmadı ama “Jack”in gelişi ve getirenlerle ilgili olan muamma konusunda bir fikirleri olmadığını söylediler. İnanmamış olmama rağmen pek eşelemedim. Yalan söylemeyi becerebilecek birileri değillerdi. Hem biraz saf, hem de oldukça iyi insanlara benziyorlardı. MJ’in hep iyi ve başarılı bir çocuk olduğunu, neden evden kaçtığını bilmediklerini söylediler. Kısa bir süre sonra akşam yemeğine oturduk. Kendimden bahsetmemi istediklerinde yüzeysel olarak işimden ve hayat zorluklarından bahsettim. Ancak, nedense ailemi sorduklarında biraz rahatsız oldum ve konuyu değiştirdim. Yemek masasından kalkarkense üst kattan sesler geliyordu. Anlam veremedim, son derece ilginçti. Sanki yukarıda birisini bağlamışlar da o kişi kurtulmaya çalışıyormuş gibiydi. Bayan Smith’e, yukarıdan gelen sesi garipsediğime dair bir bakış attım, boşver dercesine bir karşılık alınca herkes uyuduktan sonra araştırma yapmak gibi bir düşünceye kapıldım.

Kısa süre sonra yol yorgunluğumu bahane göstererek istirahate çekilmek istediğimi söyledim. Bana üst katta kalacağım yeri gösterdiler. Gidip hazırlandım ve yatağa uzandım. Oda oldukça güzeldi. İki tane şık, ahşap dolap, kesimleri iyi olan aynalı bir komüdin, aynanın tam karşısında yumuşak bir yatak… Rahat ve yalnızdım, bu yüzden kafa yorabilirdim. Kapı biraz yanda kalıyordu, bu yüzden yattığım yerden aralayıp olan biteni izleyemezdim. Bu yüzden yatağa ters yatıp sesleri dinlemeye çalışmaya karar verdim. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar ufacık bir tıkırtı bile duymamıştım, şimdiyse merdivenlerden ayak sesleri geliyordu. Kapımın önüne kadar geldiler, aralarında fısıldaşırcasına konuşmaya başladılar. Fazla bir şey duyamıyordum ama duyduğum şeyler de anlayamayacağım yöresel bir dilde gibiydi. Ardından kapıyı araladılar. Uyuduğumdan emin olduktan sonra tekrar kapatıp, yemekte çıkan seslerin geldiği odaya yöneldiler. Birkaç çarpma ve hırlama sesi duydum, ardından bağırtılar… Sonra tanıdık olmayan bir ses, bilmediğim bir dilde birkaç cümle sarfetti yüksek sesle. Anlam veremediğim bir durumdu. Seslerin kesilmesiyle uykuya daldım.

Smith ailesi -benim halsizliğimin aksine- son derece enerjikti sabahleyin. Aileden kimi görsem, gözlerinde ateş vardı adeta, heyecanlı gibilerdi. Gece ile ilgili soru sormak istiyordum, ancak sabah kalktığımda gördüğüm sürükenme izleri, bu fikrimin pek de mantıklı olmadığını gösterdi bana. Ben de sessiz bir şekilde öğlen vakti yapılacak olan mangalı beklemeye başladım.

Güzel bahçeleri vardı buradaki evlerin. Bir tanesinde ilginç bir çiçek gördüm. Biraz yakından bakıp incelemek istedim, bunun için de sokağın karşısına geçtim. Çiçeği incelerken, karşıdan birinin beni izleyip kaçtığı hissine kapıldım. Eğer yanılmıyorsam, MJ’e benziyordu. Peşinden koştum. Etrafta bir kişi bile yoktu. Bu, durumu daha da ürkütücü bir hale getirmişti. Bir süre daha koştuktan sonra kasabanın yakınlarındaki ormanın derinliklerinde buldum kendimi. Farkına varmadan uzun bir süre koşmuş olmalıydım. Biraz dinleneyim diye düşünürken duyduğum büyük bağırtı, bana soluklanma fırsatı bile vermedi. Ne olduğunu öğrenmek için sese doğru gittiğimde, karşımda gördüğüm manzara beni şok etti: Smith ailesinden altı kişi, genç bir adama işkence ediyorlardı. Ellerini ayaklarını kesmiş, kollarından ve bacaklarından dikenli telle bir kazığa bağlamışlardı ve bıçakla deşerek eğleniyorlardı. Beni farketmeleri pek zor olmadı. Kendimi gizli tutmak için harcadığım çabaya rağmen yerimi biliyor gibiydiler. Apar topar kaldırdılar beni ve halatla bağlayıp kasabaya geri götürdüler.

Döndüğümüzde mangal için hazırlıklar bitmişti. Etler pişmeye başlamıştı. Adamlardan biri, üzeri sinek kaplı olan bir torbayı Bay Smith’e verdi. Bayan Smith’te ise anlamsız bir gülümseme vardı. Sorduğum sorular, kurduğum cümleler beni tek bir cevaba ulaştırabildi: “Seni öldürmek, tek şansımız.” Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum, asla da öğrenemedim.

Etlerin başındaki adam bana tanıdık geliyordu. Sırtı dönük olduğu için birşey söylemem zordu ama “Zamanı geldi!” komutunu duyunca bana döndüğünde, delirmiş hastam Michael John Smith’in tam karşımda durduğunu gördüm. Anlamıyordum ama bunların bir sebebi olmalıydı…

Bir ayin yapmaya başladılar. Bahçe meğerse bu tür işler için kullanılıyormuş. Sonumun geldiğini düşünmeye başladım, ta ki o araba çıkagelene kadar… Jones, tüm hayatını beni korumaya adamıştı. Girdiğim kavgalar olsun, yaptığım haylazlıklar olsun; hep benim için birşeyler yapmıştı. Bu sefer de beni takip etmiş ve tam zamanında hayatımı kurtarmak için arabasını ayin yapan sapkın ailenin üzerine sürmüştü. Sonrasını pek hatırlamıyorum.

Bundan sonrasıyla ilgili hatırladıklarım, Jones’u orada bırakmak zorunda olduğuma dairdi. Yaşıyor olduğunu sanmıyorum. Polislere bildirmiştim çünkü. Aradıklarını ama söylediğim yerde ne bir kasaba, ne de bir araba olduğunu söylediler. Israr ettim, kendim aramaya kalktım. Sonunda beni, doktoru olduğum akıl hastanesine yatırdılar. Çalışanların arasında zaman zaman Smith ailesinden birilerini gördüğüme yemin edebilirim. Çıkmama üç gün kala beni tekrar öldürmeye çalıştılar. Bu sefer hazırlıklıydım. Tam dört buçuk yılımı o gün için hazırlanmaya harcamıştım. Şimdiyse buradayım. Günlerdir kaçak olarak dolaşıyorum. Edgar Smith adında bir kelle avcısı peşime düşmüş. Büyük ihtimalle MJ’in kuzenidir. Eğer soyadı Smith olan biriyle karşılaşırsanız ya YOKEDİN, ya da UZAK DURUN! Yoksa sizi de eğlence için öldürebilirler.

Dr. Larry Anders”

Ormanda buldukları bu mektubu daha önce okumadıklarına pişman oldular. Mektubun içerisinde bir harita vardı ve olayların geçtiği yer işaretliydi. İşte tam orada, şu anda kaldıkları ” Smiths’ ” adlı motel vardı. Alel acele toparlanmaya çalıştılar ama motelin kapıları kilitliydi. Sonrası… Sonrasını kimse bilmiyor.

WöW-head

ÖSS sınavından sonra rahatlamış hissedince kendimi WOWa verdim. Evet, artık ben de World Of Warcraft oyuncusuyum ve bu gerçekten ilginç bir duygu. Şimdi, iyi desem iyi değil, kötü desem kötü değil. Ortada kalmış bir durum. Günler boyu az uykuyla pc başında durmak, başka birşey yapmamak için elinden geleni yapmak… Gerçi başka yapacak birşey bulamıyor insan o oyunu oynadıktan sonra. Yok achievement kasayım, yok level kasayım, yok dungeonlara gireyim derken bir bakıyorsunuz ki wowcu olmaya başlamışsınız. İnsanlara “Baladash a Malanorei” diye selam vermeye başladığımda kayışın koptuğunu farkettim. Ayrıca bu da değil, arkadaşlarımı da oyuna başlattım. İyi mi ettim bilmiyorum ama wow ayrıdır. Bir kere tadını alınca diğer oyunlar daha basit ve değersiz geliyor insana. Bir de Death Knight açınca… dadından yinmez yani.

Oyuna başladıkktan sonra arkadaşlarımla oynamak için çok uğraştım. Birkaç defa realm değiştirmem gerekti ama sonunda oturaklı bir realm buldum: Hellfire. Ayrıca karakter mantığım da olması gerektiği gibi: For The Horde! Her ne kadar pek farketmiyor olsa da Horde olmanın tadı bambaşka. Alliance biraz hippi bir faction olmuş. Çiçek böcek içinde koşuşan warriorlar, neşeyle çalışan dwarflar falan… Biraz epik olmak, gore olmak lazım böyle bir oyunda. Neyse, daha derine inmiyorum, WOW gibi bir oyunu benim kelimelerim bile yeteri kadar anlatamaz. Gelin WOWa takılalım :D Hellfire realmında Undead Death Knight olarak görebilirsiniz beni. Neyse kaçtım…

FOR THE HORDE!!!

[İnceleme] A Voice In The Dark & At The Edge Of Time

Blind Guardian, A Twist In The Myth albümünden sonra dinlenmeye çekilmişti, en azından öyle sanılıyordu. Oysa Sacred II ve Another Stranger Me single’ı ile aktif olduklarını gösteriyorlardı. Bekledik, bekledik ve bekledik… Sonunda, Temmuz başında çıkardıkları yepyeni single ile hayranlarına sadece yeni müziklerin geldiğini değil, aynı zamanda Blind Guardian’ın biraz konsept değiştirdiğini de göstermiş oldular. Öncelikle A Voice In The Dark single’ıyla You’re The Voice, A Voice In The Dark ve Tanelorn şarkılarını yayınlayarak, “Hansi’nin ses de gidiyor be artık” diye düşünen insanların göt olmasını sağladılar. Adamın sesi hala canlı, güçlü ve enerjik. John Funham coverı yapmaları ardındaki sebebi ben de anlamadım ama orjinalinden daha güzel bir şarkı ortaya koydukları kesin. A Voice In The Dark ise, çıkan yeni albüm için bir premier niteliğinde oldu.

Yeni albüm, tam da grupların albüm furyasına giriştikleri dönemde çıktı. ACDC, Iron Maiden, ACCEPT… Ama düşünüyorum ki en büyük değişiklik Blind Guardian’da olmuştur. Adamlar yeni albüm kapağı tasarımlarından tut, resmi web sitesinin temasına kadar bambaşka bir konseptle kendilerini gösterdiler. Umarım bu yeni konsept diğer fanlar tarafından da benim tuttuğum kadar tutulur. Sadece bu da değil. Son zamanlarda anlık durum paylaşımı yapan sitelerin kullanıcı sayılarının artışından mıdır bilmiyorum, Blind Guardian facebook, youtube, twitter gibi siteler üzerinden hayranları için daha aktif ve güncel profil sayfaları oluşturmuş. Örnek vereyim, yeni albüm için tanıtım videosu çekmişler ve düzenleyip youtube’a atmışlar. Sonra da anında twitter ve facebookta linkleri paylaşmışlar. Bence bu bir grubun fanları için yapabileceği en güzel hizmettir. Aslında Blind Guardian hep diğer gruplardan ayrı olmuştur. At The Edge Of Time albümündeki Arabik konsept veya değişik bir zihniyete erişmek onların değiştiğini değil, geliştiğini gösteriyor bence. Konser için geldiklerinde birşeyler yaparak ilgilerini çekeceğimi ekleyerek bitirdim yazımı, gidin BG dinleyin.

Zaman Aşımı

Vay be, uzun zaman olmuş bloguma bakmayalı. Çok fazla şey oldu ve nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum şu anda. Genel bir kronoloji çıkarmaya çalışsam bile unutacağım şeyler olacakmış gibi duruyor, ama doğaldır.

Herşeyden önce planladığımdan apayrı bir yaz dönemi geçiriyor olmanın sıkıntısı içerisindeyim ama bu tam olarak bir sıkıntı mıdır, bilemem. 1-2 ufak yazı ve inceleme eklemeyi planlıyorum, çünkü beni meşgul eden gereksiz şeylerden uzakta, Oğuz ve Yakar’la birlikte Lüleburgaz’dayım. Arkadaşlarla geçirilen zaman önemlidir. İnsanın kafasını boşaltmasını, bazı şeyleri düşünmemesini sağlar. Umarım eve döndüğümde fazla bir sıkıntıyla karşılaşmam…

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.